menu

Halka
Orjinal Adı:
Ringu / Ring (1991)
Yazar:
Yayınevi:
Yayın Tarihi:
Çevirmen:
Grafik Tasarım:
-
Karakterler:
-
Sizin Puanınız:

Aralarında kendi yeğeninin de bulunduğu dört gencin, aynı gün, aynı saatte, belirlenemeyen bir nedenle ölmesi olayının peşine düşen dergi muhabiri Kazuyuki Asakava, dört gencin ölümlerinden tam bir hafta önce bir tatil köyünde birlikte konakladıklarını tespit eder. Aynı yere giden Asakava’nın eline dört gencin orada birlikte izledikleri bir videokaset geçer. Kendini nasıl bir sürprizin beklediğini bilmeyen Asakava, kaseti izler. Kaset bir uyarıyla son bulmaktadır: “Bu kasedi izleyen kişinin kaderi bir hafta sonra ölmektir...” (Tanıtım Yazısından)


Yorumlar


Lanetli Kasetten Lanetli Kitaba: Öldüren İletiler
September 06, 2008 03:49

Çağdaş bir korku gerilim öyküsü yazmanın zorluğu –aslında edebiyatın diğer türlerini bundan ayrı tutmak ne kadar doğru olur, bilemiyorum– yazarın içine doğduğu çağın sanrılarını, hastalıklı uzuvlarını, bireyde yarattığı gizli açık kâbusları sezinlemek, belki de hissetmekle doğrudan ilişkili olmasında yatıyor. Bir anlamda gerilim korku yazarının işi, daha karanlık, nahoş olguların, insanın öteki; yıkıcı yüzünün, kendine, başkalarına karşı duyduğu korku ve nefretin izini sürmek… Ve tabi bunu etrafındaki gerçekliği yok saymadan, hatta onunla hesaplaşarak yapmak.

Koci Suzuki 1991’de basılan Halka adlı romanında gelecekte, türün tüm dünyadaki meraklılarının da benimseyeceği, son derece etkili bir karakter yarattı: Sadako Yamamura. Öykü, Japon kültüründe sıkça rastlanan hayalet hikâyelerinden biri gibi açılsa da, ilerleyen yıllarda dörtlemeye dönüşecek Halka serisinin ne ilk kitabında ne de diğerlerinde bu türden bir korku figürü (demons, hayalet, şeytan vs.) olmayacaktı. Suzuki Londra’da verdiği bir röportajda bu duruma şöyle açıklık getirmiş: “Gerçekte doğaüstü ile ilgilenmem. Japonya’nın Stephen King’i diye anılıyorum, fakat bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Ben insanlarla ilgileniyorum. Hayattaki en korkutucu olan şey hayaletler ya da canavarlar değil, diğer insanlar.” Fransız dili ve edebiyatı eğitimi almış Suzuki için akla başka bazı önermeleri de getiren bu sözcükler, röportajı yapan kişiye şu soruyu sordurmuş: “Bu Sartre’ın ‘Cehennem başkalarıdır,’ felsefesinden ödünç alınma mı sizin için?” Suzuki’nin cevabı ise : “İnsan bilincine inanıyorum. Evet. Kötülüğe inanmıyorum. Kendimi oldukça iyimser buluyorum. Yani kötülük fikriyle ilgilenmiyorum. Fakat bir roman için kötülük gereklidir; bir romanı çalıştırmak için iyi şeylere ve kötü şeylere sahip olmanız gerekir,” olmuş.

Suzuki’nin Sadako’da öne çıkardığı en belirgin özellik insanlığın tümüne karşı kin ve nefret duygularıyla dolu olması ve bu nefreti ifade edebileceği son derece ölümcül bir yol bulmuş olması… Psişik yetenekleri yüzünden başta toplum ve medya tarafından büyük ilgi gören, sonra sahtekâr diye damgalanan ve girdiği derin bunalım yüzünden intihar eden bir annenin tek kız çocuğu Sadako. Ve roman ilerledikçe oldukça güzel bir genç kız… Tiyatroya ve oyunculuğa meraklı ve yetenekli de… Ne var ki bastırdığı ve kimselerle paylaşmaya cesaret edemediği asıl yetileri, onu toplumun bir parçası olmanın fersah fersah ötesine atıyor. Bunu anladığında da ortaya, etrafındaki herkesin kâbusu olacak bir kadın çıkıyor.

Koci Suzuki romanı yazmaya başladığında “…bilimsel bir fikir, bir virüs fikriyle ilgileniyordum,” diyor. “Fakat nasıl yayılacaktı? Masamdaydım, gözlerim üzerinde duran videokasete kaydı… Kitabı yazmak üç ayımı aldı ve karanlıktan ışığa, gizemden bilgiye doğru bir yol haritası oldu.”

Videokaset. Romanın ilk ve en etkili korku nesnesi… Olaylar birbirini takip ederken önce bir kitaba, sonra sinema filmine, ardından nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir bilgisayar virüsüne ve nihayet dijital dünya ile gerçek dünya arasında gidip gelen bir insana evirilecek olan kaset, romanın cinayet aleti desek yanlış olmaz. Kasetin ilk kurbanları hafta sonu için ailelerinden habersiz şehir dışındaki bir tatil bölgesine giden dört genç. Kaldıkları bungalovda buluyorlar kaseti ve kime ait ya da orada ne için bulunuyor olabileceğine aldırmadan izliyorlar. (Bunu hangimiz yapmayız ki?) Ancak roman için ciddi bir açılımın başlangıcı bu nokta; izlemek… Özellikle rahat koltuklarımızda, elimizde kumanda, izin verdiğimiz süre kadar; kontrolün bizde olduğu ya da öyle sandığımız, başkalarının hayatlarını bir göz ziyafetine dönüştürebilen bu eylem, aynı ziyafetin bir kâbusa da dönüşebileceğini görmemizi sağlıyor.

Gençler kaseti izledikten sonra bungalovdaki telefon çalıyor (Ring) ve kaldırılan ahizeden gelen ses, uzun yıllardır dar ve karanlık bir kuyuda harekete geçirilmeyi beklemiş sessizlik oluyor. Tam olarak ne izliyorlar kasette? Ve telefon kim tarafından, ne amaçla ediliyor? Bunları düşünebilecek kadar serinkanlılık yok hiç birinde o dakika. Bütün olan bitenin kötü bir şaka olduğuna karar veriyorlar ve yedi gün sonra, aynı saat ve aynı dakikada, dördü birden ani bir kalp kriziyle ölüyor. Kaset sakin bir göle atılmış taş gibi. Ortaya çıkan ilk dalga bu dördünün canını alırken ikincide halka biraz daha büyüyor ve sayı da artıyor. Ancak yazarın kasete ve görüntülere dair verdiği bilgiler de çoğalıyor.

Suzuki’nin “Gerçekte onlar benim karakterimin iki görünüşü,” dediği Kazuyuki Asakava ve Ryuci Takayama okuru roman boyunca sürüklerken görüntülerin nasıl ortaya çıkmış olabileceğine ve izleyeni yedi gün içinde nasıl-neden öldürdüğüne dair kapsamlı bilgiler ediniyoruz. Gazeteci Asakava gençlerin ölümünü tesadüf eseri birbirine bağlayıp olayı araştırmaya başlıyor. Ancak kısa sürede ne türden bir cenderenin içine girdiğini fark ediyor ve sıra dışı yetenekleriyle ünlü, felsefe profesörü arkadaşı Takayama’dan yardım istiyor.

Yazar Suzuki Halka romanının gerçek temasının kızlarına duyduğu sevgi olduğunu söylüyor. “Kitabımda bir kadın kahraman yok ama bir erkek kahraman var; Kazuyuki Asakava. O bir baba. Bir kızı ve bir karısı var. Birçok erkek gibi hayattaki en büyük korkusu karısı ya da kızını kaybetmek… Benim gibi. Benim içinde en büyük korku kızımı ya da karımı kaybetmek. Böylece kitabımda Asakava başkahraman, karısı ve kızının hayatı için mücadele ediyor,” diyor. Ne var ki Asakava, romanda ailesinin başına geleceklerin sorumlusu da oluyor. Tabii bunun bedelini de ödüyor. Diğer karakter Takayama içinse söylenecekler daha uzun. Suzuki onu, dokuz yılda bitirebildiği dört ciltlik Halka serisinin merkezine almış. Ve Sadako’yla asıl baş etmesi gereken kişi de o. Ama bunun için Sadako’nun yarattığı cehennemden geçmesi gerekiyor.

Korku okumayı sevmeyen bir korku yazarı

Okur, serinin ilk cildinin son sayfalarını çevirirken beklenmedik bir son değildi diye düşünebilir ancak, son satırlara geldiğinde –tabi romanın sinema uyarlamalarını izlemedi ise- bu tespit yeterli gelmeyecektir. Yazar ilk kitabı bitirirken Sadako’nun yarattığı yıkımın boyutları, Asakava ve ailesinin kurtulup kurtulamadığı, Takayama’ya tam olarak ne olduğu soruları havada kalıyor. Halka’dan dört yıl sonra 1995’te basılan Sarmal’da bu sorular cevaplanıyor. Aslında iyimser biri olduğunu hatta korku romanları okumaktan hoşlanmadığını söyleyen Koci Suzuki’nin Sarmal’la birlikte insanlık için bir kıyamet senaryosu yazdığını söylesek yanlış olmaz. Sadako’nun yarattığı görüntüler sinemadan TV ekranına, basılı yayınlara değin medyanın tüm iletişim araçlarını kullanarak bir virüs gibi yayılıyor ve bu arada evrim geçiriyor. Düşüncenin fiziksel varoluşu etkilediği, değiştirdiği, kendini farklı organizmalarda kopyaladığı; aynılaştırdığı ve böylece insan türünün çeşitliliğini yok ettiği; bugüne dair göndermeleri, çağrışımları bol bir gerilim öyküsü seriliyor önümüze Sarmal’la.

Suzuki üçüncü kitap Düğüm’le öyküyü biraz daha iyimser bir çizgiye çekerken Halka ve Sarmal’da yarattığı korku atmosferinin tamamen dışına alıyor okuru. Bunu kurgusal anlamda da -dijital ve gerçek dünya ayrımına giderek- yapıyor. Kitabın ilerleyen yıllarda kaleme alınmış olması, bugünün iletişim evreni interneti de gündeme getiriyor ve bu olgu üzerinden karakterlerini kıtalar arası yolculuğa çıkarıyor yazar. İlk iki ciltte beğenisi yüksekte durmuş türün meraklısı okur, Düğüm’de aradığını tam olarak bulamayabilir bu nedenlerle. Seri dört kitaptan oluşuyorsa da üçleme demek daha doğru olur kanısındayım, zira son kitap Doğum Günü’nde, Halka, Sarmal ve Düğüm’de söylenmemiş, karanlıkta kalmış detaylar paylaşılıyor yalnızca.

Suzuki 2005’te Karanlık Su adlı eserinin tanıtımı için gittiği Londra’da verdiği röportajda Halka’nın başarısını, öykünün gizemden bilgiye doğru akışına bağlıyor, bu sayede öykü “…evrensel düşüncenin içine damladı,” diyor. Ancak kitabını filme alan Amerikalı (Gore Verbinski) ve Japon (Hideo Nakata) iki yönetmen açısından da çok şanslı olduğunu ekliyor. Başta çağdaş bir gerilim öyküsü yazmanın zorluğundan söz açmıştık: Halka iki açıdan bu zorlukların üstesinden gelmiş gibi görünüyor. Birincisi anlattığı zamanın sanrılarını yaratacak bağımlılıkları çarpıcı tespitlerle ortaya koymuş olması ve ikincisi; roman dilinin kurguyu özgür bırakmış olması…

Onat BAHADIR

05/09/2008 Taraf Gazetesi Kültür Sanat Eki

Not: Yazıda kullanılmış röportaj detaylarını, yabancı dil bilir okur geniş haliyle aşağıdaki linklerden okuyabilir.
http://www.bbc.co.uk/dna/collective/A5420431
http://www.japanreview.net/interview_Koji_Suzuki.htm


Yorum yaz
mode_edit