menu

Varoluş Projesi - Serkan Dulkadir

Yazan: A. Ömer Türkeş
Yayın Tarihi: January 29, 2012 18:05

Serkan Dulkadir’in politik bilimkurgu romanı olarak tanıtılan “Varoluş Projesi” 2005-2007 yılları arasında sıklıkla karşılaştığımız komplocu romanlarından biri. “Ceviz Kabuğu” tarzındaki TV tartışma programlarından hatırlayacağınız hikayesini özetlerken sözünü ettiğim zihniyeti biraz detaylandırabilmek için alıntıları uzun tutacağım. Karakterlerin tanıtıldığı, gençlikteki yozlaşmayı işaret eden giriş bölümünü kahramanımız Altuğ’un kısa hayat hikayesi izliyor ve kitabın ana fikrine geliyoruz; Siyonizmin hazırladığı hain plana…

“Netice itibariyle Türk Haberal­ma Kurumunun yapmış olduğu teknik ve mantıki tetkikler gösteriyor ki, İsrail devletini kuran Siyonistler, Türkiye’deki sözde “Kutsal Topraklar”ına kavuşmak için Amerika’yı ve Amerika’nın uşakları Avrupa ülkelerini kullanarak, etnik ırkçıligı fitillemekte, dilimizi ve kültürümüzü parçalamakta ve bu yolla da Türkiye’yi bölerek, sözde topraklarına ulaş­mayı hedeflemektedir. Öyle ki yıllarca Türkiye’nin başına musallat olmuş terör örgütleri bahsolunan ülkeler tarafindan kimi zaman açıkça diplomatik ilişkilerde, kimi zaman ise gizliden gizliye maddi ve manevi yönden desteklenmiş ve ülkemizdeki “siyasi kompradorlar” tarafından milli eğitimi­miz dahil tüm alanlarda Türkçe’miz geri plana atılarak kül­türümüzde delikler açılması sağlanmıştır”.

İşte bu durumu tebit eden ruhbilimi ve fizik uzmanı Dr. Kıvanç Albayrak devletin denetiminde ve yüce Türk ulusunun geleceği için on beş yıldan beri etrafına topladığı çeşitli uzmanlarla “Varoluş Projesi” üzerinde çalışmaktadır; “Varoluş Projesi”sinin amacı isminden de anlaşılacağı gibi “varolmaktır”. Milletlerde “varolmak” ancak ve ancak gelecek nesillerin kültür bilinciyle yetişmesine ve bu nesille­rin devamlılığına bağlıdır. Yani, milletimizin devamlılığı için hayati önem taşıyan bu proje, doğrudan olarak eğitimle ala­kalıdır. Projeye; Yabancı dille eğitim saçmalığının bulaşıcı hastalık gibi yayıldığı, anaokulu çaglarından başlayıp ev­renkentlere kadar ulaştığı ülkemizde, yeniden Türk diliyle eğitime dönülmesinin sağlanmasıdır da diyebiliriz”.
 
Elbette uzmanların projesini hayat geçirecek birimlere de ihtiyaç var. Ancak kendisini bir eğitim seferberliği olarak sunan projenin ve birimlerin eğitimle uzaktan yakından ilgisi yok. Onlar sadece dövüşmek için eğitilmiş, ağır psikolojik deneylerden geçirilmiş “tetikçi”ler. Kahramanımız Altuğ; “polis akademisini bitirmiş, zeki, çevik, aldığı spor eğitimleriyle atletik bir yapıya sahip, gitti­ği her yerde bayanlar tarafından arzu edilen, yeşil gözlü, yakışıklı, bir doksanın biraz üzeri boylarda, yüreği vatan aş­kıyla yanıp tutuşan, “Şovenist Türk­çülük” kültürünü devam ettirmek yerine, ülkesinin tamamı­nı bir bütün olarak benimseyen, ülkedeki bütün güvenlik güçleri­nin hayranlığını kazanmış, Ingilizce, Rusça ve İbranice bilen çok değerli bir önder”…

Altuğ, işte bu çok gizli ve önemli proje gereği ortadan yok ediliyor. Komplocu zihniyetin o basit işleyişini gösterebilmek için Altuğ’un yok ediliş hikayesini de kısaca özetlemek istiyorum. Altuğ, önce medyaya yansıyan bir operasyonla yakalanmış, kamuoyu bir çete üyesi olduğuna inan­dırılmış, sonra mah­kumiyetinin birinci yılında serbest bırakıldığı, dışarı çıktığında eşcinsel eğilimlerinizden dolayı ameliyat olarak bayan olmaya, iş bulamayınca da bir fahişe ola­rak çalışmaya karar verdiği, en sonunda da bir gece, Istanbul’da bir otoyolda araba çarpması sonucunda hayata gözlerinizi yumduğu haberleri fotoğraflarıyla birlikte kamuoyuna duyurulmuş…

Altuğ, başına gelenlere önce isyan edecek, ama ikna olması elbette uzun sürmeyecek ve gözünü kırpmadan ölümüne bir kavgaya girişecektir. Öyle ki, kendisi bile şaşırmıştır. Nitekim “Bize bu gücü kim veriyor?. Nasıl oluyor bunlar baba?” diye soracaktır Dr. Kıvanç’a. Aldığı yanıtlar çok “öz”lüdür; “Biz gücümüzü milletimizin özünden alıyoruz oğlum. Bize tüm yardımları tüm bilgileri milletimizin özü veriyor. Ta diplerdeki derinler­deki öz bu. Sana şu kadarını söyleyebilirim yavrum. Belki derinlerde bir yerlerde yaşayan, ama aramızda gezen binleri vardır... Yolun açık olsun oğlum. Mayana güven. O seni hep doğruya götürecektir. En doğruya”… Başka bir söze gerek var mı? Yok diyor Altuğ, ve “Varlığım Türk var­lığına armağan olsun” diye haykırarak gidiyor. .

Yazarın derme çatma, takırdayan cümleleri içeriği tamalar nitelikte!... Bu üslubu romanın son paragrafıyla sergileyelim; “Demir, Londra’da havaya uçurduğu otelin yakınlarında büyük bir döner dükkanı açtı. İçini özgün Türk tasarımıyla döşedi. Dükkanın bir özelliği daha vardı ki, içeri girenleri hayrete düşünüyordu. Kimilerini de kızdırıyordu. Dükkanın içinde Ingilizce konuşmayı yasaklamıştı Demir…. Altuğ, Amerika’da ve İsrail’de büyük bir soğukkanlılık­la işlediği cinayetlerin ardından bir süre Almanya’da saklan­dı. Bu süre içinde Annesini, kız kardeşini ve yeğenini uzak­lardan seyretti. Bir sürü kızla yatıp, geçmişin acısını çıkardı. Ardından son kimliği ile Azerbaycan’a, oradan da Rusya’ya gitti. Bildiği diller sayesinde çeviri bürosu kurdu. Güzel bir Türkmen kızıyla evlendi. Çocukları oldu. Açtığı büro sayesinde Ulusal Haberalma Kurumunun yeni yönetimine kıymetli bilgiler aktardı…. Dr. Kıvanç, Ertuğrul Bey ve Işık Bey en son, Doğu Tür­kistan’da görüldü... Varoluş her şeyden evvel, bir içgüdüdür.”

Çok kötü bir polisiye…

Kategori: A. Ömer Türkeş Yazıları
Etiketler:
Serkan Dulkadir
Varoluş Projesi

Yorum yaz
mode_edit