menu

İyi polisiye, iyi edebiyattır : SIMENON ve MAIGRET Üzerine

Yazan: Oğuz Eren
Yayın Tarihi: June 09, 2016 16:43

XX. yüzyılın en büyük yazarlarından biri, kuşkusuz Simenon’dur. 1989 yılında öldüğünde, geride kendi adıyla 193, on sekiz farklı takma isimle yazdıklarını da sayarsak dört yüzü aşkın roman bıraktığı için, bu sıra dışı yazarın edebi niteliği kimilerince tartışmalı bulunmuştur.

Dünya çapında beş yüz milyonu aşkın satışa ulaşan bir yazar, aynı zamanda nitelikli bir edebiyatçı olabilir mi? Bu soruya Nurullah Ataç da yanıt bulamamış:

“Ama ne kadar çok yazmış! O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette!” (Akt. Salâh Birsel, “Fantoma Geliyor”, Soyut, sayı 92, Haziran 1976)

Ne de olsa Simenon, romanlarını yazarken edebi kaygılar taşımadığını defalarca vurgulamıştır. Bu yaklaşımını da Colette’e borçlu olduğunu söyler. Colette, o günlerde Le Matin dergisine kısa öyküler yazan genç Simenon’a, yazdıklarının “fazla edebi” olduğunu söylediğinde, Simenon ona hak verir. Romanlarını gözden geçirirken yaptığı ilk iş, bu tür “fazlalıkları” kırpmaktır:

– Neyi kesip atıyorsunuz, hangi tip sözcükleri?

– Sıfatlar, zamirler ve yalnızca bir etki yaratmak için orada olan her sözcüğü. Bilirsiniz, güzel bir cümlen mi var – at onu! (Carvel Collins, “Simenon’la Söyleşi”, The Paris Review, 1955)

Yazarın bu görüşünü destekleyen bir savı, romanlarında faydalandığı kelime dağarcığının iki bini aşmadığı yönündedir. Türk okurları ellili yıllardaki Ataç çevirilerinde pek fark edememiş olsa da, Simenon romanlarının dili gerçekten basittir. Yine de iki bin kelime çok iddialı bir rakam. Nitekim geçen yıllarda Simenon okurlarının yaptığı bir çalışma, yazarın –görece daha yalın olan– Maigret romanlarında bile bu rakamın neredeyse iki katına ulaştığını ortaya koydu.

Benzer bir çalışmayı, yazarın on bin kadınla cinsel ilişkide bulunduğu iddiası için de yaptılar mı acaba? Okumaya bu noktada ara verip, kısa bir hesaplama yapan meraklı Virgül okuruyla aynı görüşteyim: Bu dudak uçuklatıcı rakam gerçek olamaz. Ama ne önemi var! Simenon uçuk herifin tekiydi; yerli yersiz iddialarda bulunmayı severdi. 1937 yılında Nobel’i kazanacağını ileri sürmüştü:

349 roman yazdım, ama bunların hiçbir değeri yok. Gerçekten yazmak istediğim romana henüz başlamadım. 40 yaşımda ilk gerçek romanımı yazacak, 45 yaşımda, yani 1947’de de Nobel ödülünü kazanacağım. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

1957 yılında Camus’ye verilen Nobel Ödülünü duyduğunda yazara savurduğu küfür meşhurdur. Sonradan Nobel’den niye vazgeçtiğini de açıkladı:

1946’da aday gösterilmeme ramak kalmıştı. Ama vazgeçtim. Madalya istemiyorum çünkü. Sergilenecek türden bir hayvan değilim. Madalyalar için inekler ve boğalar var. (LIRE, Mayıs 2003 sayısında yayınlanan söyleşiden çeviri, Esra Özdoğan, Virgül sayı 64)

Oysa aday gösterilmesine değilse de, sergilenmesine ramak kalmıştı Simenon’un. 1927 senesinde Paris Matinal gazetesinden Eugene Merle ile imzaladığı kontrat, yazarın halka açık bir yerde, cam bir hücreye yedi gün boyunca kilitli kalıp, tefrika edilmek üzere bir romanı tamamlamasını içeriyordu. Gazete kontratın imzalanmasından kısa bir süre sonra battığı için, cam hücre asla kurulmadı. Kurulsaydı, elbette bu denemeden alnının akıyla çıkardı Simenon. Roman yazmaktaki hızı meşhurdur. Öyle ki, Hitchcock telefon açınca sekreterinin “Simenon şimdi bir roman yazıyor, bitirene kadar sizi hatta bekleteyim,” dediği rivayet edilir. Bu kadar çok yazan adamın her yazdığı elbette iyi olamaz!..

Gelgelelim, Simenon cephesinin de eli güçlüdür. Öyle ya! Koskoca André Gide kendisini “Hepsinin en iyisi, edebiyatımızın en hakiki romancısı,” diyerek övmüş; eserleri Dostoyevski, Balzac ve Dickens ile kıyaslanmış; aralarında Céline, Colette, Cocteau, Jean Renoir, Fellini, Charles Chaplin, Henry Miller ve T.S. Elliot’ın da bulunduğu birçok önemli ismin hayranlığını kazanmıştır.

Jean Renoir, Simenon’a yazdığı bir mektupta, şu sözlerle över yazarı:

Tanrı sizi yazmanız için yaratmış; nasıl ki babamı resim çizmesi için yarattıysa. İkiniz de bu yüzden, işinizi çok iyi yapıyorsunuz. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

Eserleri elli beş dile çevrilmiş, dünya çapında yarım milyarı aşan satış rakamlarına ulaşmıştır. Bu alanda rakibinin, Jules Verne ve Shakespeare’le beraber, sadece İncil olabildiği söylenir. 1972 tarihli bir UNESCO araştırmasına göre ise, Lenin’in ardından, yapıtları en çok dile çevrilen ikinci yazar Simenon’dur.


SIMENON ÜZERİNE


Simenon 1903’te Liege’de doğdu. Bir ve sekiz yaşlarındayken ailesi adres değiştirdi; ama elli yaşına dek Simenon yirmi altı ayrı evde yaşayacaktır, o yüzden üzerinde durmaya değmez. 1918’de babasının kalp krizini bahane ederek okulu bırakıp Liege gazetesinde çalışmaya başladı.

1921’de ilk romanı yayınlandı, bir sene sonra şansını Paris’te denemeye karar verdi. 1923 yılında Tigy ile evlendi. Aynı sene Le Matin editörü olan Colette’i öykülerini yayınlamaya ikna edişi onun için bir dönüm noktasıdır. Takip eden yıllarda farklı isimler altında birçok aşk, macera ve polisiye öyküsü yayınladı.

1929 Eylülünde Delfzijl’de Komiser Maigret tiplemesini yarattı. İki sene sonra ilk gerçek Maigret romanı yayınlandı: Pietr-le-Letton. Bu, aynı zamanda kendi adıyla yayınlanan ilk romanı idi. Maigret’den sonra Simenon, kendi deyimiyle hiç aç kalmadı.

1933’te İstanbul’a geldi; Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-Soir için röportaj yaptı. Aynı yıl, Maigret romanları yazmayı bırakmaya karar verdi, kendini edebiyatta kanıtlamak istiyordu. 1939’da ilk oğlu Marc Simenon dünyaya geldi.

1940’ta orduya yazılmaya karar verdi, ancak onun yerine, La Rochelle’deki mülteci kampı komiseri olarak görevlendirildi. Aynı sene doktoru yanlış bir teşhis sonucu en çok iki yıllık bir ömrü kaldığını bildirdi. 45’te Kanada’ya yerleşti. Sekreter olarak Denise’i tuttu ve onunla ilişkiye girdi. 49’da Denise’in hamile kaldığını öğrenince Tigy’den ayrıldı. Aynı yıl ikinci oğlu John doğdu.

50’li yılların ilk yarısını, Denise ile beraber yerleştikleri Shadow Rock çiftliğinde geçirdi. Tek kızı Marie-Jo 1953’te, üçüncü oğlu Pierre ise 1959 yılında doğdu. Simenon, 1961’de hizmetçi olarak işe aldıkları Teresa ile de kısa zamanda ilişkiye girdi. Sonraki yıllarda önce Denise, ardından da on üç yaşındaki Marie-Jo psikiyatrik tedavi görmeye başladılar.

1972 yılında son Maigret’sini tamamlamasının ardından, yazarlık yaşamına son verdiğini duyurdu. 1974’te Teresa ve Pierre ile yaşamaya başladı. 1978’te Marie-Jo’nun intiharı üzerine, kızına hitaben Intimate Memoirs’ı kaleme aldı. Oğulları, 4 Eylül 1989’daki ölümünü radyodan haber aldılar.

 

MAIGRET ÜZERİNE


1963 yılında verdiği bir söyleşide Simenon, “Polisin de genelde, suçlu ile aynı mahallede doğmuş olduğunu unutmayın,” der: “Suçlu ile benzer bir çocukluk geçirmiş, aynı dükkândan şekerleme aşırmıştır... İçten içe, polis suçluyu anlar, çünkü çok kolaylıkla kendisi de onun gibi olabilirdi.”

Maigret olayların gelişimi boyunca herhangi bir şey yapmıyormuş izlenimi verir. Olay yeri incelemesidir, parmak izidir, önemsemez bunları. Sorulduğunda hiçbir fikri olmadığını söyler, yargıya varmaktan kaçınır; bunu da sık sık vurgular. Bunun yerine suçluyu, rakibini tanımak ister. Soruşturma süresince motivasyonu budur, büyük ölçüde yöntemi de budur. Maigret Tuzak Kuruyor’da, soruşturma boyunca nasıl biri olduğunu merak ettiği katili tuzağa düşürdüğünde şöyle seslenir ona: “Siz bir insansınız!”

Komiserimizin genelde tüm yaptığı, olaya karışmış kişilerin mahremiyetine sızmaktır. Etrafta dolaşıp densiz densiz sorular sorar; gerek görürse eşyalarını karıştırır, izler onları. Biriyle konuşurken sözünü kesmekten ya da onu utandıracak sualler sormaktan çekinmez. Düpedüz kaba biridir Maigret.

Sonra bir an gelir, okur bunun hangi ipucundan ötürü olduğunu da kestiremez, sağa sola caka satmaya başlar komiserimiz. Olayı ana hatları ile çözmüştür. Eşhas sırlarını açmıştır Maigret’ye. Bazen Maigret’nin muammayı çözmesi, istenmeyen sonuçlar doğuracak niteliktedir. Bir aile düzeninin veya bölgenin zengin ve hatırşinas çevrelerinin köküne dinamit koyacak bir skandalı açığa çıkarıverir Maigret. Üstelik suçun örtbas edilmesi ya da çapulcunun birinin üstüne yıkılması yönündeki baskılara karşın, burnunun dikine giderek yapar bunu. Hollanda’da bir Cinayet’te Maigret’yle Prof. Jean Duclos’un konuşmasını hatırlayalım:

Duclos:

– (...) Siz ise, buraya geldiğinizden beri burnunuzun dikine gidiyorsunuz, yakışık alır mı, almaz mı demeden.

Maigret:

– Örneğin suçlunun bulunmasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı, aldırmadan!

Duclos:

– Neden olmasın? İğrenç bir cinayet söz konusu değil... Yani suçlu profesyonel bir katil ve hırsız değil... Toplumu korumak için ille de içeri tıkılması gereken bir kişi değil...

Simenon’un kebikeçi (ex libris) üzerinde şu sözler yer alır: “Anla, ama yargılama!” Boşuna değildir bu; yazar bütün hayatını insan yaradılışını tanımaya adamıştır. Kendisini, romanlarındakine benzer bir trajedinin kurbanı olmadığı için şanslı sayar.

TÜRKÇEDE SİMENON


Simenon’un dilimizdeki macerası, 1944 yılında basılan İsyan (Long cours) ile başladı. Orijinali 1936 tarihli romanın çevirisi, dönemin ünlü gazetecilerinden, sonradan milletvekilliği ve kültür bakanlığı da yapmış olan Cihad Baban’ın imzası taşıyordu.

O gün bugündür, Simenon’un ünlü isimler tarafından çevrilmesi bir gelenek halini almıştır. Oktay Akbal, Oktay Rifat, Sait Faik, Nurullah Ataç, Çetin Altan, Bilge Karasu, Hamdi Varoğlu, Erhan Bener, Cihad Baban, Selami İzzet Sedes, Samih Tiryakioğlu, Eşfak Aykaç, Oğuz Alplaçin (namı diğer Hayalet Oğuz) ve Sosi Dolanoğlu, Simenon çevirmenlerinden bir kısmı.

İlginçtir, Türk okurun, yazarın meşhur komiseri Maigret ile tanışması ancak 1960 yılında, Ataç imzalı Polis Müfettişi Kadavra ile olmuştur. Elbette, gazete tefrikalarını saymazsak. Bundan sonra da, 1986’da Sungur Yayınevinin Maigret serisine dek sadece dört Maigret yayınlanmış. Sungur’un Hüseyin Boysan çevirileri de iki kitapla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla Maigret’nin hakkını veren ilk yayınevi Nisan’dır, diyebiliriz. Nisan Yayınevi 1992-99 yılları arasında ilk derli toplu Simenon serimizi yayınladı. On dört kitaptan oluşan serinin sekizi Maigret romanıydı.

 

KABALCI’DA SİMENON


Geçtiğimiz yıl bayrağı devralan Kabalcı, dört kitapla iddialı bir Simenon serisine başladı. Maigret romanlarını yazılış sırasına göre numaralandırarak bir seride, Maigret’siz Simenon’ları ise ayrı bir seride düşünen yayınevi, 2008’in sonlarında her iki seriden ikişer roman yayımladı.
Bella’nın Ölümü

Bella’nın Ölümü, bir kasaba öğretmeninin, Spencer Ashby’nin trajik öyküsünü anlatır. Yerleştiği kasabada saygın bir okulda öğretmenlik yapan Ashby, kasabanın yerlilerinden Christine ile evlenmiş, düzenli bir hayat sürmektedir. Bella’nın ölümü bu düzenin sonu olur. Bella, Christine’in bir arkadaşının genç kızıdır ve kısa bir süredir Ashby’lere misafir gelmiştir. Öldürüldüğü akşam Bella sinemadan dönmüş, işliğinde çalışmakta olan Spencer’a duyamadığı birkaç cümle söyleyip ayrıldıktan sonra odasında ölü bulunmuştur. Christine geceyi bir briç partisinde geçirdiği için Spencer bütün şüphelerin hedefi haline gelir. Bu andan itibaren, düzenli ve sıradan bir hayatın nasıl önlenemez biçimde, parça parça dökülüp çöküşe geçtiğini okuruz. Simenon’un mutat konularındandır bu.

Başlangıçta masumiyetinden elbet şüphe edilemeyecek olan Spencer, giderek toplumun dışladığı biri haline gelir. Kasabanın yerlilerinden olmayışı, bu dışlanmayı kolaylaştırmış gibidir. Aslında en baştan beri yabancı olduğunu fark eder Spencer. Zamanla, dışlanmaya direnen değil, kendisine biçilen rolü benimseyen, hatta bunu seçen birine dönüşmesini okumak büyüleyicidir.

Bella’nın ırzına geçip onu öldürmüş olabileceğine inanılması, Spencer için kışkırtıcı bir deneyimdir. Bir yandan topluluğa suçsuzluğunu ispat etmeye çalışırken, bir yandan da ömür boyu bastırdığı güdülerin bu olayla su yüzüne çıkmasına tanık olur Spencer.

     

Kanaldaki Ev

Oktay Rifat’ın başarılı çevirisi ile Kanaldaki Ev’in ilk basımı Varlık Yayınlarından 1959’da yapıldı. Yazarın doğumunun yüzüncü yılı şerefine 2003’te Koç Kültür Sanat tarafından yeniden basılan roman, şimdi de Kabalcı etiketiyle okura sunuluyor.

Yine bir trajediyi anlatır Simenon. Köklü bir Flaman ailesinin, birkaç yıl içerisinde nasıl dağılıp gittiğini okuruz. Yaşanan dramı tetikleyen şey, Flaman Van Elst kardeşlerin yetim kalan kuzenleri Edmee’nin gelmesiyle beraber, babalarının da beklenmedik ölümüdür. Ailenin, mülkün, geniş toprakların yönetimi kardeşlerin en büyüğü olan Fred’e kalır. Fred, böyle bir yükümlülüğü kaldıracak yaradılışta olmadığından, kadınlara ve lükse düşkünlüğü ile ailenin çöküşünü hızlandırır.

Kuzen Edmee’nin iki erkek kardeş, Fred ile Jef arasında kalması, zaman zaman Jef’i ağabeyine karşı kışkırtması, kaprisleri, sonun başlangıcı olur. Roman boyunca okur her an hissedecektir bu gerilimi. Romanın ortalarındaki şu paragraf, malumu ilandan başka bir şey değildir:

Sallanıyordu ev. Herkesin yerli yerinde durması sadece bir alışkanlıktı. Bunu teyze hissediyor, ilk gevşeyecek kimseyi anlamak ister gibi, herkesin ayrı ayrı yüzüne bakıyordu.

 

Flamanların Evinde

Simenon, romanlarında Flaman halkına sıkça yer veriyor. Yazarın anne tarafı, Brüll ailesi, köklü bir Flaman ailesidir. Simenon Flamanların yaşayışına bu yüzden yabancı değildir; ama onları romanlarında dışlanan, yabancı sayılan bir kesim olarak işleyecektir.

Romanda Maigret, karısının kuzeni aracılığı ile kendisinden yardım dileyen genç bir Flamanı, Anna Peeters’i geri çeviremez. Anna, Belçika sınırında ticaretle uğraşan Peeters ailesinin üç çocuğundan biridir. Ailenin tek oğlu Joseph, bir cinayetin faili olmakla suçlanmaktadır. İlişkiye girdiği ve bir de çocuk sahibi olduğu bir kızın kayboluşundan dolayı zan altındadır. Peeterslar, oğullarının masumiyetini kanıtlamak için Maigret’den medet umarlar. Bunun üzerine Maigret, Givet’ye gelir ve resmi yetkisi olmaksızın olayı soruşturmaya başlar.

Flamanların Evinde, Türkçede okuma şansı bulabildiğimiz Maigret romanları içerisinde iyilerden biri. Erken dönem Maigret’lerinden, yani Simenon’un I. Dünya Savaşından evvel yazdığı on dokuz Maigret romanından. Bu on dokuz Maigret, savaştan sonra, özellikle de Simenon’un Amerika’da Castle Rock çiftliğinde ününün doruğunda iken yazdığı Maigret’lerden biraz farklı bir kimlik taşıyor. Belki biraz da birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bunlar genel itibariyle Paris değil, taşra romanlarıdır.

Elimizdeki roman da, Altın Yayınevi tarafından basılan Oktay Akbal imzalı Cinayetler Limanı ile çokça benzerlik taşıyor. Orada da Maigret, bir kanal limanı kasabasında, benzer şekilde şüphelerin bir gemi üzerinde yoğunlaştığı bir soruşturma yürütmektedir. Cinayetler Limanı’nı, Simenon’un bu romanla aynı yılda (1932) yazdığını da belirtelim.

Flamanların Evinde’yi Cinayetler Limanı’ndan iki gömlek üstte kılan şey, kuşkusuz Anna Peeters karakteridir. Maigret’nin Anna’yı derinlemesine incelediğini görüyoruz. Soruşturmanın gerektirdiğinden biraz fazla bir ilgi bu. Ailenin erkek evladı için kendi duygularından tamamıyla feragat etmiş, üstelik de bunu sorgulamayan, çok tabii gören Anna; bu aşırı ilgiye mazhar olan, ancak ne kadar kaldırabildiği veya ne ölçüde hak ettiği şüpheli Joseph; Anna’yı şimdiki durumuna mahkûm eden feodal koşulları anlayan, ancak sindiremediği için giderek gerginleşen Maigret, son derece başarıyla resmedilmiş. Kısacık, ancak bir cinayet soruşturmasından ibaret olmayan, zengin bir roman bu. Nitekim, katilin tespiti ile sona ermiyor; Maigret’nin Anna ile son karşılaşmasına kadar uzatılmış bir finale sahip.

Romanla ilgili ilginç bir nokta da, Maigret’nin gerçek katili ortaya çıkardığı halde bunu dillendirmeyip, suçun örtbas edilmesine göz yummasıdır. Aynı Doğu Ekspresinde Cinayet’in Poirot’sunun yaptığı gibi.

 

Hollanda’da Bir Cinayet

Bir Fransız profesör, Jean Duclos, seminer vermek için gittiği bir Hollanda kasabasında işlenen cinayetin baş şüphelisi olarak alıkonulunca, Fransız emniyeti de bu soruşturmayı takip etmesi için Maigret’yi görevlendirir.

Gittiği kasabanın insanlarıyla aynı dili konuşmayan Maigret, güç bela yürüttüğü soruşturmada, suçluyu ortaya çıkarmaya polis dahil kimsenin istekli olmadığını, suçun yabancı bir gemiciye yıkılmaya çalışıldığını fark eder. Bu isteksizliğin sebebi, kasabanın saygın burjuva ailelerinden birinin adının böylesi bir skandala karışmasından çekinilmesidir.

Maigret’nin, çok şükür, böyle dertleri yoktur. Flamanların evinde toplumun mahkûm etmeye çalıştığı birini kurtaran komiserimiz, Hollanda’da ise toplumun kurtarmaya çalıştığı bir şahsı mahkûm etmekten çekinmez.

Hollanda’da Bir Cinayet en iyi Maigret’lerden biri değil. Duclos’la Maigret’nin suç ve toplum düzeni üzerine çağrışımlara açık olan diyaloğu hariç, verebileceği çok şey yok.

 

Geceleri Yalnız Yatamayan Adam


Kabalcı, önümüzdeki aylarda Simenon serisine “Kaçak” ve “Trenlerin Geçişini İzleyen Adam” ile devam edecek. İlki Tahsin Yücel’in, ikincisi Sait Faik’in daha önce yayınlanmış çevirileridir. Sait Faik’in çevirisi, daha önceki baskılarında Yaşamak Hırsı başlığını taşıyordu. Kabalcı, romanın isminin tam karşılığını tercih etmiş.

Aslında bu kitabın yeni basımı, Sait Faik’in tercih ettiği başlığı –ilk kez– kullanmak için bir fırsat olabilir. Özdemir Asaf, Sait Faik’in bu Simenon çevirisini şöyle anlatıyor:

Bir gün baktım, elinde Georges Simenon’un L’Homme qui regardait Passer Les Trains (Trenlerin Geçişini Seyreden Adam) romanı var. Hayrola, dedim Lautréamount’un pabucu dama mı atıldı? Lautréamount en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle severdi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar, dedi. Benim Simenon’u beğendiğimi bilirdi.

Kumkapı’ya indik, Kör Agop’ta oturduk. Ben bu kitabı çevireceğim, dedi. Destekledim. Aradan çok bir zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Onun öyle uzun uzadıya masa başında oturup çeviri yapmayacağını çok iyi biliyordum, şaşırdım. Dedi ki, gülümseyerek:

– O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya-atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti.

İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen (Şehir Matbaası, Turgut) ele aldılar. Çabucak dizildi, basıldı, renkli (trikromi) alacalı, bulacalı bir de kapak hazırlandı.

Kitaba Geceleri Yalnız Yatamayan Adam adını vermişti. Yayıncıya da el yazması öyle sunuldu:

Georges Simenon - Çeviren: Sait Faik. Ama ne gezer. Kitap çıkıverdi: Bir sabah ondan önce Babıâli’de ben gördüm. Kapak şöyle:

Yaşamak Hırsı... Yazan: Sait Faik. Kim-kime, dum-duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde (galiba on bin adet) satıldı, bitiverdi. (Milliyet Sanat, Mayıs 1979, "Sait Faik'in Kişiliği ve Son Günleri" / Özdemir Asaf)

Asaf’ın aktardıkları ilgi çekici. Zira romanın kitaplaşmadan beş sene evvel Yedigün dergisinde tefrika edildiğini biliyoruz. Bu tefrika Geceyarısı Trenleri başlığını taşıyor.

Sait Faik, başlık tercihini dergiye de kabul ettirememiş olmalı!

Kategori: Makaleler

Yorum yaz
mode_edit