menu

Cins-i Latif Polisiyeleri

Yazan: Oğuz Eren
Yayın Tarihi: March 09, 2010 02:44

(CinaiRoman Geleneksel “Kadınlar Günü” Yazıları II)

Girizgâh


Çağdaşlarının yakıştırdığı isimle kırk beygir gücünde bir yazı makinası imiş Ahmet Mithat Efendi. Monte Kristo’dan esinlendiği ilk romanı Hasan Mellah’ın 1874’te yayımlanmasından, İkinci Meşrutiyetin 1908’deki ilanına dek ellinin üzerinde roman yazmış. Bugün yüksek edebiyat eserleri ile –mazallah- karıştırılmasın diye “popüler edebiyat” başlığı altında andığımız türlerin de önünü açmış kişidir. Gazetelerde tefrika edilen eserleri heyecanlı bir yerinde kalırsa, ertesi günü okurlarının basımevini kuşattığı söylenir.

O dönemden başlayarak, onyıllar boyunca yazarlarımız batıdan ithal ettiğimiz roman türüyle, batılılaşma serüvenimizi anlatıp durdular. 20. asrın ilk yarısında yazılan romanlarda batılı değer yargılarının toplumumuzda yerleşmesinin sancılarını görmek mümkün. Kadının toplumsal hayatta giderek daha fazla yer almasının izlerini de görüyoruz romanda; elbette, lehte ve aleyhte görüşlerle. Örnekse Peyami Safa’ya göre kadının ebediyeti zekasında değil, rahmindedir. Asri zamanın bataklığına saplanmış kadın karakterler Safa romanlarının mutat kişilerindendir. Dönemin verimi yüksek yazarlarından Mehmed Celâl bir yandan roman yazmakta kendince bir mahzur görmezken, bir yandan kadın namına kimsenin roman okumasını arzu etmediğini söyler. Zât-ı âlilerine göre hiçbir namuslu kadın yoktur ki, bir romanın ilk sahifelerini çevirirken yüzü kızarmasın. Tevfik Fikret ise, Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sundaki Bihter karakteri için şöyle buyurur: “Romanlar öyle mikroplardır ki, hayat üzerinde bir ahlâki tesirleri daima görülür. Bir Bihter bütün ihtiyar kocalı genç kadınları arkasında sürüklemez; fakat, Bihter mizacında, onun terbiyesinde, onun ahlâkında yahut ahlâksızlığında, hasılı onun mevkiinde bulunan kadınlara, pek meş’ûm bir rehber, pek zehirli bir misal-i sükût olacağında şüphe yoktur.

Kadın kısmının roman okumasının bile kuşkuyla karşılandığı bu yıllarda kadın yazarlara ne gözle bakıldığını tahmin etmek güç olmasa gerek. Nitekim, Halide Edip ve şimdilerde yeniden keşfedilen Suat Derviş gibi birkaç öncü dışında, Türk kadın edebiyatının 50’lerde Nezihe Meriç, Sevim Burak ve Leyla Erbil ile başlayıp, 70’lerin başından itibaren yükselişe geçtiği kabul edilir.

Oysa örneğin Leyla Erbil geçmişin kadınlarının hiçbirşey yazmadan göçüp gittiklerine inanmaz; şimdilik elimizde bulunanın erkek

http://www.cinairoman.com/seriler.php?d=2,37,247&item=18694namı müstearlarla yazılan tek tük metinler olduğunu vurgular. Aslı Erdoğan da bir söyleşisinde kadın yazarların geçmişte erkek isimleri ile yazdıklarını belirtirken George Sand örneğini veriyor. Hâsılı, yirminci asrın ilk yarısında kadın yazarlarca kaleme alınan eserlerin bir kısmı yazık ki kayıptır.

İlk Türk Kadın Polisiye Yazarı Kimdir?


Tercüme ve adaptasyonlar konusunda eskiden beri bolluk içerisinde olsak da, telif eserlerin sayıca azlığı, hele bunlar arasında kadın eli değmiş olanların iyice nadirattan sayıldığı göz önüne alınırsa, suç romanımızda kadın emeğine dair sonuçlar çıkarmanın olanaksızlığı anlaşılır.

Bir kadın yazarca kaleme alınmış ilk polisiyeyi bile kimse doğru dürüst bilmez! Doğan Hızlan’a göre ilk Türk kadın polisiyeci Esmahan Aykol’dur. Nilüfer Kuyaş kendisiyle yapılan bir söyleşide annesi Zuhal Kuyaş’a layık görür bu sıfatı.  Kod Adı C.E.Y.D.A yazarı Müzeyyen Yılmaz ve Kertenkelenin Uykusu ile Nihan Taştekin de, medyamız tarafından ilk kadın polisiyeci olarak sunulmuştur.

Gerçekte, bir kadın yazar tarafından kaleme alınmış ilk polisiye çok daha eski bir tarihte, 1933’te basılmıştır. Erol Üyepazarcı’dan edinilen bilgiye göre, Fahriye Şükrü Pembe Evin Esrarı’nı yazdığında sadece 16 yaşındadır.

Tekil örnekleri gözardı edersek, türe birden fazla eser vermiş ilk yazarımız Müzehher Vâ-Nû’dür, diyebiliriz. Aynı zamanda en çok polisiye eser veren kadın yazar da Müzehher hanımdır.

Bu makalede başlangıçtan bugüne seçtiğim on yapıt ile kadın elinden çıkmış polisiyelerin gelişimine bakmak istedim. Üyepazarcı kaynaklı bir liste çalışmasını da yazının sonunda bulacaksınız.

1937 /  Yolpalas Cinayeti - Halide Edip Adıvar


Yolpalas Cinayeti, Halide Edip’in bir cinayet mahkemesi üzerinden dönemin sıkıntılarını ustalıkla ortaya koyan bir romandır. Cinayeti işleyen Kaz Ak-kız, hizmetçilik adı ile Nadire, daha ilk sayfadan itiraf eder cürmünü; ancak şoför Mükerrem’i neden vurduğunu söylemez. Dadılık ettiği evin hanımı Bayan Sallabaş da Nadire’nin bir bıçak darbesine hedef olup yaralanmıştır.

Roman iki zıt kadın karakteri, Ak-kız ile sonradan görme Sacide Sallabaş’ı karşı karşıya getirir. Ak-kız bir katildir; Sacide ise Ak-kız’ı katil yapan düzenin bir ferdidir. Sacide’nin yeğeni, Fransa’da eğitim görmüş olan avukat Rıfkı, gönüllü olarak Ak-kız’ın savunmasını üstlenir. Teyzesiyle yıldızı hiç barışmayan bu genç komünist de kalbi temiz katilimizin safında yerini alır.

Selim İleri romanda cinaî romanda 'merhamet' aramak isteyen çok değişik, çok farklı bir Halide Edip'i” yakaladığımızı, romancının cinayetin arkasındaki masumiyet'i anlattığını vurgular.

Sultan Abdülhamit’in sarayda –nedense- esvapçıbaşısına Sherlock Holmes öykülerini tercüme ettirip okuttuğu yıllarda, Halide hanım da Doyle’u eşi Salih Zeki bey ile babasına aynı şekilde okurmuş. Eugene Sue’dan Paris Esrarı’nın çevirisini de yapmış bulunan Halide hanım, polisiyeye elbette yabancı değildir.

Yolpalas’ta ise bu avrupalı örneklerden farklı olarak muamma romanı yerine, erken bir siyasi suç romanı görürüz. Kesinlikle özgündür; suç romanının onyıllar sonra konu edineceği toplumsal suçu temel alır.

1941 / Neclâ - Güzide Sabri


Döneminin çok okunan yazarlarından Güzide Sabri’nin elli yıldır hiçbir romanı yayınlanmadı. Bugün olsa olsa Ölmüş bir kadının evrak-ı metrukesi yazarı olarak hatırda kalmıştır. Meşhur melodram, 1901’de yayımlanmasından sonra ilki 56’da, ikincisi 69’da olmak üzere iki kez filme çekildi; ikincisinde Ediz Hun ile Hülya Koçyiğit rol aldılar.

Halide Edip’e oranla daha şanssız bir yazarımızdır Sabri: Daha çocuk yaşta yazmaya başlamış; hocasının “Şairliğe özeneceğine farzı, sünneti öğren” tepkisiyle karşılaşmıştır. Evlendiğinde eşinin izin vermemesi üzerine, geceleri gizli kapaklı roman yazmaya koyulmuştur.

Neclâ, Sabri’nin diğer eserleri gibi bir melodram. Şadiye hanım, ikinci eşi Kadri’nin baskılarına dayanamayıp kızı Neclâ’yı başından defetmiştir. Kadersiz kızcağız, ilk aşkının da kendisini karnında bir bebekle yüzüstü bırakmasıyla yataklara düşer; bebek ölür, Neclâ da ölümden döner. Ancak çekecekleri bununla da sınırlı değildir. Bir fabrikatörün zevcesi olur, paraya kavuşur. Annesi ve üvey kızkardeşi İrfan onun parasından yararlanmakta mahzur görmemekle beraber, ahlâksızlığından utandıklarını gizlemezler; nihayet ona ihtiyacı kalmadıklarında ise, ikinci kez hayatlarından çıkarırlar.

Neclâ bütün bu ciğersiz insanların arasında bir iyilik timsali olarak sunulur; romanın sonunda hakettiği mutluluğa kavuşurken, asri zamanın bataklığına saplanmış ailesi ise cinayete kurban giderek cezalarını bulurlar.

Güzide Sabri’nin Neclâ’sı, zaman zaman rastgele bir cinai hadise ile süslenmiş, dönemin ucuz romanlarının tipik bir örneğidir. Semih Lütfi, İnkılap ve Hilmi gibi yayıncıların seriler halinde yayınladıkları ucuz roman külliyatı dışarlıklı değil, bize özgüdür. İskender Fahreddin, Server Bedi, Aka Gündüz ve Vâlâ Nureddin gibi isimlerin eserleri ile Sabri’nin romanı fazlaca farklılık göstermez.

1942 / Ben Vurmadım – Peride Celâl


Peride Celâl, yarım yüzyılı aşkın kariyerinde popüler melodram ve serüven romanlarından, Kurtlar gibi ödüllü sanat ve düşün romanlarına doğru aşama kaydetmiş bir yazarımız. Yapıtlarını araştırmacılar iki dönem halinde ele alırlar; mazallah, popüler edebiyatla yüksek edebiyat karışmasın diye.

Oysa Ben Vurmadım, kanımca unutulmayı hakedecek roman değildir. Bir kere, yazar bir sene evvel neşrettiği muammalı aşk ve cinayet romanı Kızıl Vazo’daki laf kalabalığı ve konu dağınıklığından bir nebze kurtulmuş gibidir. İkincisi, roman kişileri dönemin diğer örneklerine göre daha derinlikli ve gerçekçidir. Resim hocası Akif Cemal’i silahla vurup yaralamaktan yargılanan Ferda, aşık olduğunu kimseye itiraf edemediği Akif Cemal, aşk üçgenini tamamlayan Yusuf,  hepsi gel-gitleri olan, iyi / kötü gibi net ayrımlara tabi olamayacak gerçek kişilerdir.

Celâl’in romanı, Yolpalas gibi bir mahkeme romanıdır. Bu sefer mücrim suçunu kabul etmemekte direnir; roman boyunca en yakınları bile kendisine inanmazken, son bölüme dek korunan muammanın çözülmesi genç kızı haklı çıkaracaktır. Ben vurmadım, tek eksiği bir hafiye olan kalburüstü bir hafiye romanıdır.

1962 / Esrarengiz Çorap – Nihal Karamağaralı (Müzehher Vâ-Nû)


Annesinin kızlık ismini kendine müstear seçen Müzehher hanım, eşi Vâlâ Nureddin’in de etkisiyle, yerli edebiyatın verimi en yüksek kadın polisiye yazarı payesine sahip olmuş. Vâlâ beyin buradaki payı hakkında Erol Üyepazarcı’nın şüphelerini not düşelim: Üyepazarcı eserlerin aslen tamamıyle Vâlâ Nureddin’e ait olup, kendisine çalışmalarında yardımcı olan karısına jest olsun diye onun ismiyle yayınlandıklarını savunur.

Gerçekten, karı kocanın yazı tarzlarındaki benzerlik Üyepazarcı’yı haklı çıkarır düzeydedir. Diğer yandan, Bursa cezaevinden Vâ-Nû’lara yazdığı mektuplarda Nazım Hikmet’in, Müzehher hanıma defalarca romanları hakkındaki görüşlerini okuruz. Hikmet, Müzehher hanımda romana karşı yetenek olduğu, gazete tefrikası olarak düşünmeden, derli toplu bir roman yazdığı takdirde mutlaka büyük bir yazar olacağı görüşündedir.

Belli ki Müzehher hanım, hissi ve cinâi romanlar yazmayı o kadar önemli görmez; Nâzım ise bir mektubunda kendisini şu sözlerle yanıtlar: “Sakın bir daha aşk romanları yazmanın komik bir iş olduğunu söyleme. Romanda da olsa, hatta bu roman Akşam gazetesine tefrika için bile yazılsa, Hasan’la Ayşe’nin sevişmeleri güzel ve mübarek bir iştir.

Müzehher Vâ-Nû, 40’lı yıllardan başlayıp, gazetelerde roman tefrikası geleneğinin sona erdiği 60’lara dek polisiye romanlar yayınlar. Öksüz ve yetim kalmış genç Güler ile dadısı Anberbu’nun maceralarını konu ettiği “Hacı Kurye” ve “Perçemli Adam”, Müzehher hanımın eşi ile beraber kaleme aldığı polisiyelerdendir. Sadece Nihal Karamağaralı imzasını taşıyan tefrika romanlar arasında da “Konsolosun Karısı”, “Bir Perde Kapandı” gibi örnekleri sayabiliriz. Gerçek birer polisiye olan Nihal Karamağaralı tefrikaları bunlarla sınırlı değildir; tam bir dökümünü çıkarmak için Akşam’dan Cumhuriyet’e kadar birçok gazeteyi arşivlerde taramak lâzımdır.

Nihal Karamağaralı polisiyelerinden sadece üçü kitap olarak yayınlanmıştır. Bunların ilki Vâ-Nû ile ortak imza taşıyan Kim Zehirliyor Bunları? (1944), bir Yılmaz Ali macerasıdır. John Dickson Carr’ın 1932 tarihli Poison in Jest romanının tıpatıp aynısı olan bu öykü, hem uyarlama olduğu fazlaca belli olduğu için, hem de karmaşık öykünün fazlaca kısaltılmasından ötürü başarısızdır. Uyarlama olduğu da maalesef yazarlarımız tarafından gizlenmiştir!..

Ak yayınevi polis romanları serisinden 1962’de çıkan Esrarengiz Çorap ve Uğursuz Fotoğraf ise özgün polisiye eserlerdir. Esrarengiz Çorap’ta fabrika sahibi Doktor İhsan’ın hem bir cinayeti, hem de karmaşık bir aşk ilişkisini çözme gayretleri konu edilir. Cinayete kurban giden, İhsan’ın baba dostu Osman bey’dir. Görünüşe göre Osman bey zehir içerek intihar etmiştir; ama ne İhsan, ne de babasının ölümünden kısa bir süre sonra yurtdışından dönen kızı Aslınur buna inanmaz.

Doktor İhsan’ın şüphelenmekte haklı gerekçeleri vardır: Osman bey ölümünden iki gün evvel İhsan’a, ortakları Haşmet ile Aydın’ın yolsuzluk yaptıkları şüphesini açmış, bunu ispat edeceğini de vadetmiştir. İhsan’ın evlenme hayalleri kurduğu Aslınur ise babasının intihar edecek yaradılışta olduğuna inanmaz. O da İhsan’a aşıktır, ancak İhsan’ın alkolik olması ve kendisinden uzak durması nedeniyle tutar Aydın’la evleniverir.

Enez’deki bir av partisi bütün amatör hafiye ve şüphelileri biraraya getirir, yeni cinayetlere gebe tehlikeli bir atmosferde bizlere keyifli bir yerli polisiye öyküsü sunar.

1970 / Sonuncu Oda – Zuhal Kuyaş


Sıra, on roman içerisinde benim en beğendiğime geldi. Zuhal Kuyaş, gazeteci (ve şimdilerde roman yazarı) Nilüfer Kuyaş’ın annesidir. Kitap olarak yayınlanmış tek romanı olan Sonuncu Oda, 1970 gibi görece yakın bir tarihte basılmasına karşın sahaflarda çok zor bulunur.

Avrupa’da sürtüp duran mirasyedi genç Ferruh, parası suyunu çekince İstanbul’daki teyzesinin yalısına döner. Teyzesi Ferruh’a zırnık koklatmayınca, Ferruh yalıdaki bir tabloyu antikacı Kohen’e satıp, yerine de kimseye farkettirmeden bir kopyasını koymaya niyetlenir. Ufak ve zararsız bir sahtekarlık gibi başlayan olaylar, tablonun gerçek bir Da Vinci olduğunun ortaya çıkması ve işlenen iki cinayetle birlikte tehlikeli bir hal alır. Cinayetlerin gerçek sebebini bilen Ferruh, aynı zamanda birinci derece şüpheli konumundadır.

Roman, yazarının türe verdiği tek eser olmasına karşın şaşırtıcı ölçüde başarılıdır. Anlatımı dengelidir, öykü gereksiz detaylarla fazla uzatılmamıştır. Elimdeki daktilo nüshası ile karşılaştırdığımda, yazarın bazı gereksiz kısımları daha sonradan çıkararak titiz bir çalışma sergilediğini anlıyorum.

Ferruh, şüpheli durumuna düştüğünden, kendini temize çıkarmak için cinayeti çözmek zorunda kalan amatör tiplemesinin tipik bir örneğidir. Yalı da İngiliz klasiklerine yakışacak bir cinayet romanı atmosferi sunar. Gizli geçidi de eklerseniz, tadından yenmez.

Bunun yanısıra, yapıt çeviri benzerlerinin bir taklidi olmakla eleştirilemez. Polisiye şablonlarını kullansa da kişileriyle, kişilerin yaşayış biçimleri ve ilişkileri ile tamamen yerlidir.

1989 / Bir Cinayet Romanı – Pınar Kür


Klasik cinayet romanı, suçlunun ortaya çıkarılmasına okurun da katılmasına olanak verecek şekilde yazılırdı. Türün önde gelen isimlerince yazıya dökülmüş kurallar, cinayetin çözümünde detektif ile okurun eşit şartlara sahip olması, yazarın okuyucuyu yanıltmaması, dedektifin bilip de okuyucudan gizlenen ipuçlarının olmaması gibi koşulları güvence altına almıştır.

Peki dedektifle okur arasındaki bu çekişmeye yazar da bizzat katılırsa ne olur? Üst kurmaca tekniği ile yazılmış Bir Cinayet Romanı, hem cinayet soruşturmasını, hem de yazarın bu kurguyu üretme serüvenini anlatır. Bu şartlarda amatör detektifimiz Emin Köklü yazarla, okuyucu da her ikisiyle rekabet halindedir.

Hoş, bu yöntem edebiyatımıza post-modern teknikle girmiş değildir. Ta yüz yıl öncesinden Ahmet Mithat’ın Müşahedat’ında da yazar roman kişileri arasında yer alıp, karakterleri yönlendirerek romanın yazımına ortak eder.

Pınar Kür’ün yapıtını birkaç açıdan çok önemli görüyorum.

Öncelikle, edebiyatımızda saygın bir yeri olan usta bir yazarın türe dışarıdan yaptığı bir ziyaret olarak görmek gerekir bu eseri. Polisiye nihayet bir tür edebiyatıdır; ve tüm dünyada polisiyeler, polisiye yazarları denen bir yazar cinsi tarafından yazılırlar. Umberto Eco, Paul Auster gibi bazı önemli isimlerin türe bir iki katkı sağlaması önemli görülür; polisiye okuru denen, polisiyeden gayrı birşey okumayan (daha da acayip) okur cinsinin de gönlünü okşar.

İkincisi, uzunca bir süredir doğru dürüst polisiye yüzü görmemiş yerli edebiyatımıza nitelikli bir eser katarak bugünkü çeşitliliğe öncülük etmiştir.

Kür, Sonuncu Sonbahar ve Cinayet Fakültesi ile bir üçleme haline getirdiği Emin Köklü polisiyelerinin devamını da getirir umarız.

1991 / Haberci Çocuk Cinayetleri – Perihan Mağden


Mağden’in ilk romanı “Haberci Çocuk Cinayetleri”, düşsel bir atmosfer içerisinde geçen bir seri cinayet öyküsü anlatıyor. Cücesi, prensi ve hancısı da eksik değil masal kişilerinin. Mor pelerinli ve kösele bavullu kahramanımız, müzik okulundan atıldıktan sonra  masalsı şehrine dönmüştür. Kentin, birer genetik mucizesi olan haberci çocukları birer birer öldürülmektedir. Hemşehrileri, cinayetlerin durdurulması için son ümidini kahramanımızda görürler. Önce sahaf Jacob, ardından Bay Kurtbilgini’nden edindiği bilgilerle ayağının tozuyla işe girişir; herkesin katil olabilirliği, ya da kimsenin katil olamazlığı sorunu ile cebelleşmek üzre, işe dedesi Avukat Stavrogin’in yıllardır kullanılmayan ofisine yerleşir.

Özgünlük konusunda hiçbir soru işareti bırakmayan bir ilk roman karşımızdaki. Romanda Mağden, bilimkurgu, polisiye ve fantastik edebiyat gibi popüler türleri harmanlamış; hem modern toplumumuzun, hem de Karındeşen Jack döneminin izlerini taşıyan bir atmosfer kurmuş. Kahramanımız dedesinin odasında Moby Dick’in ilk baskısını gördüğüne göre zaman yirminci asrın ilk yarısı olmalıdır; ama haberci çocukların genetik mühendisliği ürünü olmasıyla da yakın geleceğe aittir.

Zor bir deneme olduğu kesin, ama yazarın bildik rahatlığı ile bunu kotarabildiği görülüyor. Hiç değilse, romanında “bir” kelimelerini sayı ile yazmamış!..


2000 / Kertenkelenin Uykusu – Nihan Taştekin


Altın çağ polisiyesinin cinayet oyunu şablonunu yeniden üreten bir ilk roman, Kertenkelenin Uykusu. Son dönemde Emrah Serbes, Algan Sezgintüredi gibi önemli yazarlarımızın mizahi tarzlarının bir öncüsü olduğu da söylenebilir.

Cem Beyoğlu, polisiye okuru bir hafiye özentisi, parodinin birinci kahramanı. Beyoğlu birinci ağızdan öyküsünü anlatıp sırasını savdıktan sonra kurgu bir üst düzleme taşınıyor, Oktay Palamut devreye giriyor. Finalde iki hafiyemizin öyküsü birleşiyor, kandırmacaların ardındaki gerçeği keşfediyoruz.

Taştekin bu romandan iki yıl sonra Yağmur Başlamıştı isimli bir suç romanı daha yayımladı. 2005 tarihli Karganın Güldüğü de Cem Beyoğlu’nu yeniden karşımıza çıkaran bir öykü derlemesi.

2001 / Kitapçı Dükkanı – Esmahan Aykol


Aslı Erdoğan, bir söyleşide kadınların “kendi seslerini duymak için” yazdıklarını söyler. Erdoğan’a göre erkek yazar diye bir kavramdan söz edilmez; çünkü yazar zaten erkektir. Kimlik sorunu azınlıkların sorunudur; ve kadın azınlık olarak görülmektedir.

Gerçekten de, kadın yazarların yapıtlarında kimlik sorunlarının daha ön planda olduğu görülür. Bunu özellikle son dönem yapıtlarında daha iyi algılarız. Zira eski örneklerde kadın edebiyat dünyasına daha çok erkeklerin kalıplarına uyarak girmiştir. Yazımızda geçen örnekler verirsek, bir Nihal Karamağaralı veya Güzide Sabri romanını, bir Server Bedi veya İskender Fahreddin eserinden ayırmak çok mümkün değildir. Kadınların kadın gibi yazmaya başladıkları tarih çok eskiye uzanmaz.

Esmahan Aykol bu anlamda gerçek bir kadın polisiye yazarı. Aykol’un ilk Kati Hirşel polisiyesini ele alalım. Kati Hirşel her yönü ile azınlık bir karakter. Bir kere kadın, ikincisi İstanbul’da yaşayan bir Alman. Üçüncüsü, Almanya’da yaşasa da Yahudi azınlığın mensubudur. Son olarak, doğum yeri İstanbul ve çocuk yaşta göçmüşler Almanya’ya. Tünel’de sırf polisiye eserler satan bir kitapçı dükkanı işletiyor olmakla, bu alanda da azınlık - hatta tek- olmayı başarıyor. Dükkandaki yardımcısının eşcinsel bir İspanyol olması da cabası.

Romanda kimlik sorunları üzerinde fazlaca duruluyor. Türklük / Almanlık, İstanbulluluk / Türkiyelilik, gibi. Kati Hirşel, İstanbul’a film çekimleri için gelen ekibin yönetmeni öldürülünce, ekipteki kadın başrol oyuncusu olan çocukluk arkadaşı vasıtasıyla cinayeti çözmeye heveslenir.

Bir polisiye olarak Kitapçı Dükkanı’nı doyurucu bulmadığımı söylemeliyim. Birincisi, Kati Hirşel’i bu cinayet soruşturması içinde tutacak inandırıcı bağlar kurulmamıştır. Nedense sürekli birileri gelip Hirşel’e olayda yardımcı oluyor. İkincisi, romanın finaline epey yaklaşmışken Hirşel’in zorunlu Almanya yolculuğu gerilimin üstüne tüy dikiyor. Son olarak, çözüm tesadüfen gerçekleşiyor.

2006 / Dansözün Ölümü - Şebnem Şenyener


“Sadece bir kere yattım onunla, hayatım ebediyen değişti, Komiser.” gibi vurucu bir tümce ile açılır Dansözün Ölümü. Hoş, romandaki bütün kişiler bu tür tumturaklı cümleler kurma yetisine sahiptir.

Dansözün Ölümü, dedektif Simontaut’u tanıtır bize: yazarlık da yapan bir cinayet masası detektifi. Müstehcenliği dolayısıyla ilk kez bir müzede sergilenmesi olay yaratan “Dünyanın Kökeni” tablosudur cinayetin sebebi. Sert tepkilere aldırış etmeyen müze yönetimi, serginin açılışını da Mısırlı dansöz Mu’nun erotik yedi tül dansı ile yapar. Öldürülen Mu’nun cesedi tablodaki görüntüyü hatırlatacak pozisyonda bırakılmış, cinsel organının çevresine de bir çerçeve yerleştirilmiştir.

Soruşturma, Mu’nun yedi tül dansında birer birer tüllerini üzerinden atması gibi, yedi kişinin sorgulanması ile yürütülüp sonuçlanır. Katilin kim olduğunun fazla da önemi yoktur; roman hafızamızda polisiye kurgusu veya muamması ile değil; şiirsel dili ve düşündürdükleri ile kalır.

Mu ölmüş ve sanki herkes rahat bir nefes almış gibidir. Dansözün baştan çıkarıcılığı, doğurganlık değil, salt zevk almak için yaratılmışa benzeyen vücut yapısı, kuvvetli orgazmı sanki bir tehdittir ve bu cinayet ile savuşturulmuştur.

Kadın cinselliği üzerine cüretkâr bir polisiye.

Eser Listesi


1933: Fahriye Şükrü, Pembe Evin Esrarı

1937: Halide Edip Adıvar, Yolpalas Cinayeti

1941: Güzide Sabri, Neclâ

1941: Peride Celal, Kızıl Vazo

1942?: Sabiha Meçkoğlu, Gizli Vazife

1942?: Neşide Çapanoğlu, İnsan Kasapları

1942: Peride Celal, Ben Vurmadım

1944: Nihal Karamağaralı, Kim Zehirliyor Bunları?

1962: Nihal Karamağaralı, Uğursuz Fotoğraf

1962: Nihal Karamağaralı, Esrarengiz Çorap

1963: Zehra Aysun, K.M. 29?

1963: Zehra Aysun, Bir Gönül Muamması

1963: Zehra Aysun, Kadın Değil Şeytan

1965: Emel Dilman, Hanri Luter Katil mi?

1967: Pakize Başaran, Döner Koltuk

1970: Zuhal Kuyaş, Sonuncu Oda

1974: M.Melih BAYRI, Valizimi Arıyorum

1974: M.Melih BAYRI, Vampirin Kamburu

1976: Lale ORALOĞLU, Kızım

1989: Pınar KÜR, Bir Cinayet Romanı

1991: Perihan MAĞDEN, Haberci Çocuk Cinayetleri

1992: Pınar KÜR, Sonuncu Sonbahar

1994: Piraye ŞENGEL, Gölgesiz Bir Kadın

1999: Ayşe AKDENİZ, Ve Bir Erkeği Sevmek

2000: Nıhan TAŞTEKIN, Kertenkelenin Uykusu

2001: Meltem ARIKAN, Evet... Ama... Sanki

2001: Şebnem ŞENYENER, Bir Türk Casusunun Mektupları

2001: Esmahan AYKOL, Kitapçı Dükkanı

2002: Ayşe AKDENİZ, Rüzgar , Kan ve Kelebek

2002: Nıhan TAŞTEKIN, Yağmur Başlamıştı

2002: Şebnem İŞİGUZEL, Sarmaşık

2002: Perihan MAĞDEN, İki Genç Kızın Romanı

2003: Esmahan AYKOL, Kelepir Ev

2003: Sibel ATASOY, Venüs Bağlantısı

2004: Ayşe AKDENİZ, Ateşle Tango

2004: Cahıde BİRGÜL, Ah Tutku Beni Öldürür müsün?

2004: Havva Gulbeyaz COŞKUN, Mavi Gözlü Adam

2004: Havva Gulbeyaz COŞKUN, Mazideki Sırlar

2005: Havva Gulbeyaz COŞKUN, Arayış

2005: Zuhal KALKANDELEN, Utanmış Sessizlik

2005: Canan Parlar, Sıfır Baskı

2005: Olcay ÖNDER, Gölgedekiler

2005: Şule ŞAHİN, Kopmuş İp

2005: Müzeyyen YILMAZ, Kod Adı Ceyda

2005: Nihan Taştekin, Karganın Güldüğü Sekendiz Öyküleri

2006: Piraye ŞENGEL, Ay Çöreği

2006: Gülten SUVEREN, Makasçı

2006: Şebnem ŞENYENER, Dansözün Ölümü

2006: Pınar KÜR, Cinayet Fakültesi

2007: Esmahan AYKOL, Şüpheli bir Ölüm

2007: Sibel Köklü, Yalan Dünya

2008: Piraye ŞENGEL, Cenin ve Ceset

Kategori: Makaleler

Yorum yaz
mode_edit