menu

Simenon ile Fleming Gerilim Yazarlığını Tartışıyorlar (Bölüm:1)

Yazan: Oğuz Eren
Yayın Tarihi: April 19, 2010 16:35

Dünyanın önde gelen gazete ve dergilerine yazan, bir zamanlar Ian Fleming'in yurtdışı yöneticisi olduğu Kemsley gazete grubunda da görev almış olan ünlü muhabir Frederick Sands, Lausanne'de ikamet etmektedir. Lausanne'in bir başka bildik siması da Georges Simenon'dur. Ünlü yazarı evinde ziyaret eden Sands, Simenon'dan Fleming'le buluşmasının öyküsünü dinler.

Odadakilerden biri tıknaz ve kısa boyluydu. Anlaşılır bir İngilizcesi vardı, ama Fransız aksanı da belirgindi. Gülağacından yapılmış piposu ağzının sabit bir uzantısı gibi duruyordu. Odadaki diğer adam, uzun ve sıska, kırmızı tenliydi; bariz bir İngiliz aksanı vardı. Zarif bir ağızlıkla durmaksızın sigara içiyordu.
Müfettiş Maigret'nin yaratıcısı, her hafta otuziki ülkede ortalama üç kitabı yayınlanan, 200'den fazla romanın yazarı Georges Simenon, Ian Fleming'le ilk kez görüşüyor, onunla gerilim yazarlığı üzerine sohbet ediyordu.
Benzersiz bir sahnedir bu: Dünyanın en başarılı gerilim yazarlarından ikisi, yazarlık tecrübeleri üzerinde görüş alışverişinde bulunuyorlar!
Fleming yıllardan beri Simenon'un hayranı idi. Simenon ise, Bond ve Fleming'in stili hakkında dergi ve gazetelerden herşeyi biliyor olsa da, hiç 007 romanı okumamıştı.
Simenon'u otuz odalı, 16. asırdan kalma Geneva gölü manzaralı şatosunda defalarca ziyaret ettim. Bu seferki ziyaretimin amacı, Fleming'le buluşması hakkında anılarını dinlemek, Fleming'in tarzıyla kendisininkini karşılaştırmaktı.
Simenon'un şatonun ilk katındaki bürosuna, ağır meşe kapısından geçerek girdik, antika yazı masasının yanında oturduk. Heryerde pipo vardı; masasında, kitap raflarında, her yerde. Ayrıca altı büyük cam kavanoz dolusu tütün de gördüm. Fransız asıllı çekici Kanadalı eşi Denise de bizimleydi.
Simenon işte bu odada Fleming'le buluşup neler konuştuklarını anlatmaya koyuldu:
"Fleming son savaştan önce Moskova yolunda ilk kez bir kitabımı okumuş. Hollanda'da bir mola yerinde, küçük bir dükkanda görmüş kitaplarımı. Kapakları hoşuna gitmiş; üç dört tanesini yolda okurum diye almış. Kapaklar cezbetmiş onu gerçekten!
"Kitap kapakları onun çok ilgisini çekiyordu. Bir romanı bir kez bitirdikten sonra asla ilgimi çekmediğini söylediğimde çok şaşırdı. Bir roman bir kez yayınlandıktan sonra, artık hayatımın dışındadır.
"Romanlarımı Fransızcadan okumayı sevdiğini, çünkü yazı stilimi ancak orijinal dillerinde hissedebildiğini, hayran olduğunu söylediğinde ona, bazı eleştirmenlerin bir stilim olduğuna bile inanmadıklarını anlattım. Hakları da var, neredeyse yirmi yılımı edebi gözüken herşeyden uzak kalarak geçirdim. Mümkün olduğu kadar basit yazmaya çalıştım."
"Arkadaşlarım benim yazdıklarımın da edebi nitelik taşımadığını, bu yüzden değerli olmadıklarını söyler", dedi Fleming. "Gerilim romanları büyük E ile Edebiyat sayılmayabilir; ama Edebiyat gibi okunabilen gerilim romanları üretmek de mümkündür. Bunu kanıtlayan Edgar Allan Poe, Dashiell Hammett, Raymond Chandler, Eric Ambler, Graham Greene, ve elbette Simenon gibi yazarlar var. Bu mertebeyi hedeflemekte utanç verici birşey görmüyorum.
"Yazmanın bir üst sınırı da asla yoktur. Basit, özlü ve canlı bir dil kullanmaya gayret ediyorum. Çünkü bence böyle yazmak gerekir. Bu eğilimin bende gazetecilikten ötürü oluştuğuna inanıyorum. Çünkü bu meslekte, basit, meselenin özünü aktarmaya yönelik, aynı zamanda canlı bir dil kullanmak zorundasınız. Gazetecilik eğitimim, İngiliz edebiyatı derslerimden çok daha etkili olmuştur yazarlığımda.
"Bana kalırsa eğlencenin paylaşılması, edebiyatın bu en mütevazi dalında, gerilim romanlarında da olsa çok büyük başarıdır. Bir yazar bence daktilonun başına oturup ahkam keseceğine çok titiz bir gözlemci olmalı, edebiyatın ille edebi olması gerekmediğini bilmelidir."
"Çok doğru" diye Fleming'i onayladı Simenon. "Bu edebi ustalığı reddetmek anlamına gelmez; ama gösterişli bir stilden uzak durmalıyız.
"Romanlarla ilgili bir teorim var. Bugün biz Dickens'ın devrindeki gibi romanlar yazmıyoruz. Bir çok sebebi var bunun. Mesela, artık fotoğraf diye bir şey var. Tanımlamak zorunda değiliz artık. Herkes Eyfel kulesini görmüştür. Birçok şeyi artık tarif etmek zorunda değiliz. Balzac'ın tarif ettiği şeyden onu tarif etmeksizin bahsedebiliriz. Birçok gazete, hemen her konuda makaleler içeriyor. O yüzden uzun romanlar yazmıyoruz. Bir roman bir oturuşta bitirilmelidir. Hamlet'in bir perdesini bugün, bir perdesini haftaya izlemek istemezsiniz. Roman için de değişmez. İşte bu yüzden kısa romanlar yazmayı tercih ediyorum.
"Fakat bu sefer 240 sayfa gibi bir sınır buluyorum karşımda. Yaptığım şey, karakterlerimi, kendi sonlarına erdirecek bir durumun içine sokmaktan ibarettir. Elbette her insanın bir trajedisi vardır. Eğer bu trajedi kendini göstermiyorsa bilin ki o insan ya şanslıdır, ya korkak, çekingen, ya da çok namusludur. Siz kendiniz, savaşta bu görüşümü doğrulayacak şeyler yaşamışsınızdır."
Hem Simenon hem de Fleming, izole bir ortamda yazmaktan hoşlandıklarını konuştular. "Genellikle hızlı yazarım" dedi Simenon. Onbir günde bir roman, her gün bir bölüm. Sezgilerime dayanarak yazarım; ve cesarete ihtiyacım olur, aksi takdirde kendimden muhakkak şüpheye düşerim.
"Maigret romanı olsun olmasın, bir roman yazmaya başladığımda korkudan hasta düşerim. Mucizenin geri gelmeyeceğinden korkarım. Bir roman ne içindir? Hiçlikten bir yaşama çıkarmak için! İnsanlar ayakkabıları hakkında, kahvaltıları hakkında, veya işleri hakkında konuşup dururlar; ve siz bütün bu laf salatasından bir yaşam yaratmak zorundasınızdır ki, bu neredeyse imkansızdır.
"Her başlangıç nasıl korkutursa beni, her romanı bitirdiğimde de muazzam ölçüde rahatlar, gevşerim. Her zaman böyledir. Benim için, herhangi bir romana başlamak, bir haftalık bir boşluğu, kendimi aklımdaki her şeyden, her işten, çocuklarla filan ilgili en ufak sorunlardan bile yalıtmayı gerektirir. Golf oynarım. Uzun yürüyüşlere çıkarım. Eşim roman boyunca benimle, ya da ailemle ilgili verilmesi gereken kararları bu sırada danışır. Birkaç gün sonra, nihayet başlarım.
"Ne olup bittiğini açıklamak güç. Eğer bir hikayeye başlarken neler olacağını biliyor olsam, artık onu yazamam. Tam bir hiçlikten yola çıkarım; elimde hadi hadi birkaç belirgin karakter olur. İyi düşünülmüş bir planla yazmak - yaşam değildir bu. Böyle bir yazardan iyi stenograf olur ancak. Duygularımın yükünden kurtulmak için yazabilirim ancak; yoksa bir psikopat olurdum.
"Hafif hafif, yeni romanımın ana karakterinin gelişini duyuyorum. Romana başlamak için doğada yürüyüş yapmalıyım. Yürür dururum ve birden, ana karakterim çıkar ortaya. Aynı zamanda, bu karakterin içinde bulduğu ortam da. Yürüyüş yaparken çoğu kez, bir ağacın yanına giderim ve bir geçmişten kokuyu anımsarım. Yirmi yıl öncesinden bile ... aynı koku ... böyle bir yerde, ben yalnızken. Yavaş yavaş o yeri anımsarım. O yerdeki birini, onun öyküsünü. Çoğu kez öyküyü, bir koku anımsayarak bulurum. Başka her kaynaktan daha çok, kokulardan. Çok gelişmiş bir koku hafızam olduğunu söyleyebilirim.
"Bir kere başladığımda, hızla bitiririm romanı. Ve bitirdiğimde, okuldan yeni çıkmış bir çocuk gibiyimdir. Çocuklarla oynarım, karımla bir yerlere gideriz. Ama çocukların hasretine dayanamam, o yüzden bu geziler de bir haftayı bulmaz.
"Bir ay kadar sonra da, hırçınlaşır ve hastalanırım yine. Bilirim ki, ne olduğunu hiç bilmesem de, yeni bir roman çıkmaya hazırdır. Yürüyüşlerim sırasında romanımı bulurum. Bir leylak kokusu, ya da kuş ötüşünden. Birdenbire derim ki kendime, "Bu Hollanda'da." Ve arka plan oluşur. Sonra insanları alırım. Her zaman tanıdığım insanları. Ana karakterimi alırım ve derim ki, 'Bu adamı kendi sınırlarının sonuna kadar sürükleyecek, ne olabilir? Onu köşeye kıstıracak?'
"Sonra en zor kısma gelir sıra: Kendimi o adamın yerine koymak, bu sıkışmışlığı onun yerine yaşamak..."

Kategori: Makaleler

Yorum yaz
mode_edit