Dağların üzerinde alçak bulutlar vardı. Gece yola çıkan iki araba, tan atarken hâlâ daracık toprak yolda ilerliyordu. Sağda solda sisten tavan yarılıp ormanın üstünde yükselen sivri tepeleri ortaya koyuyordu. Yeni doğan güneş, bu tepelere kızıl ve altın sarısı lekeler düşürmekteydi.
Lloyd, Nevada plâkalı, en önde giden Chrysler arabanın içindeydi. Tulsa Haynes iri ellerini direksiyondan ayırmadan, ağır ağır sürüyordu arabayı. Farların sarı Işıklarıyla hafif hafif aralanan, karanlığın içinde uzun süre ilerlemişlerdi. Ama şimdi, sabahın ilk işıkları bu karanlık evreni belli belirsiz aydınlatıyor, Tulsa'nın ellerini bronz rengine, arabayı da maviye dönüştürüyordu. Tulsa farları söndürdü. Bir kaç saniye sonra, hemen arkalarından gelen Pontiac'ın ışıkları da söndü. İki araba döne döne yükselen dar yolu tırmanmaya devam ediyordu.
Lloyd, öne, Tulsa ile Valerez'in arasına oturmuştu. Kolları arkada bileklerinden bağlanmış, ayak bilekleri incecik ve çok sağlam bir naylon çorapla birleştirilmişti. Çok rahatsızdı. Tulsa'nın emriyle, Montanas Motelinden ayrılmalarından hemen sonra, Valerez ağzındaki tikacı söküp pencereden fırlatmıştı. Gün doğarken dağlarda hava soğuktu. Lloyd, giysilerinden kurumuş ekşi bir ter kokusunun fışkırdığını hissediyordu: Korku ve...
(Giriş)