I-
Hugh Rowlan, pencerenin pervazına dayanmış, bahçenin nihayetindeki tenis kortunu seyrediyordu. Solgun gri bir mustatil halindeki bu tenis sabası, parmaklık içinde kapalıydı. Yanyana dikilmiş kavak ağaçlarından bir kemer, sahayı çevirmekte idi. Bu ağustos günü akşam üzeri, fırtına kopmak ihtimali olduğu için, durgunluk ve sıkıntı vardı; rüzgâr esmiyor, yaprak oynamıyordu. Güneş ufka yaklaşmıştı. Çayırlara, gündüz ışığı, ancak bir cam sathinden aksedermişçesine pek az vuruyordu. Hava ağırdı. Arada sırada, bir serçe, kımıldamayan yapraklar arasında âni şekilde fırlayıp arabeskler resmetmeseydi, bahçeden bütün hayat izleri silinmiş sayılacaktı.
Gök birdenbire karardı. Gurubun renkleri yaldızlar içindeki büyük salona dört kocaman pencereden doldu.
Delikanlı geriye dönüp Brenda White'a, tıpkı kucaklar gibi, tıpkı bu genç kızın sevgili hayalini dimağına nakşetmek ister gibi baktı.
Sevgisi de, değerdi. Kızda, Hugh Rowland'ın tamamile beğenmediği bir nokta yoktu. Uzun bacaklarını altına almış, ince fakat kuvvetli vücudunu hafifçe öne eğmiş, oturuyordu. Beyaz tual robundan muntazam dizleri ve omuzları görünüyordu. Gür sarı saçları, kulakları hizasından kesilmişti.
Brenda, soğumuş çayını dalgın dalgın karıştırıyor; yiyemiyeceği bisküilerin kırıntılarını, masa örtüsü üstünde ufalıyordu. Muntazam kaşlarını hafifçe çattı ve biraz mütereddit göründü. Lâkin Hugh bu kadarcıkla cesaretini kaybetmedi. Artık fikrini söyleme zamanı gelmişti. Hugh da, içindekileri söyliyecek:
- Dinleyin beni... diye başladı.
Brenda delikanlının ne diyeceğini biliyor. Arkadaşının bugün basmakalıp konuşmıyacağını, böyle bir uzun süküttan sonra açılacağını kestiriyor.
- Fırtına neredeyse kopacak dedi; böylelikle de zaman kazanmiş oldu.
Doğrulmuş, çıplak bacaklarını ileri doğru uzatmıştı. Güya, tenis ayakkabılarına dikkatle bakıyor. Fakat yüzünü bir pembelik kaplayıvermişti. Samimi bakışlı mavi gözlerinin halkaları genişlemiş hissini verdi.
(Giriş)