menu

Bin Delikli Ev - Enis Tayman

Yazan: A. Ömer Türkeş
Yayın Tarihi: March 26, 2012 17:40

Kıyafetleriyle, saç traşlarıyla, kulaklarından hiç düşürmedikleri cep telefonları ve diğer aksesuarlarıyla sanki mafya dizilerinden fışkırıp gelmiş gibi duran ne kadar çok insan dolaşıyor sokaklarda. Yollarda fırtınalar estiren siyah jipler ne kadar da çoğaldı. Demokratik kitle gösterilerinin copla, gaz bombalarıyla, silahla bastırıldığı, aydınların sokak ortasında kurşunlandığı, çetelerin, cinayetlerin ve şiddetin estetize edildiği, racon kesmenin hayranlık yarattığı, bütün o sahte kahramanların, karanlık ilişkilerin ve derin bağlantıların vatan millet aşkına yüceltildiği bir ülkede, yer altı dünyasının kirini siyah kıyafetleriyle gizleyen tetikçilerinin “sanatsal” taklitlerine özenmek sıkıntı yaratmıyor. Para her türlü kiri temizliyor.

Türkiye toplumunun son on yıldır bağrına bastığı bu sahte kahramanlar, mafya ile iç içe büyüyen ABD’de de Holywood sinemasına ve popüler edebiyata çok önceden sızmışlar ve polisiye romanda “süzül­müş şiddete ve sadizme doğru dümen kıran bir alt tür” doğmasına neden olmuşlardı. Bu yeni polisiye türün belirleyici niteliği, Mandel’in ifadesiyle “herhangi bir esrarın çözülmesinden çok şiddete il­gi duymasıydı. Esrar çoğu kez yalnızca bir bahaneydi ya da hiç yok­tu. Şiddet, vahşet, zulüm sadizm, sakatlama ve sırf adam öldürmek için işlenen cinayetler bu türün başlıca konularıydı”. Türkiye’de bu tarz polisiyelere şimdilerde sıklıkla rastlar olduk.

Polisiyede Holywood Etkileri

M.Enis Tayman da, ilk romanı “Bin Delikli Ev”de mesleğin inceliklerini ve bu meslekten damıtılmış  yüksek bir hayat felsefesini ustasının yanında  öğrenen genç bir tetikçinin şiddet dolu macerasını anlatmış: Yıllar önce cesetleri yok etmek için kullandığı yöntem nedeniyle (bkz. Luc Besson’un “Nikita”sı) Çamaşırcı adıyla anılan Selim ve oğlu gibi sevip özenle yetiştirdiği Alat, Ankara merkezli bir örgütün en güvenilir iki kiralık katili. İşlerini geride ne bir iz ne bir tanık bırakmadan hallediyor, öldürdüklerinin sayısını tutmuyorlar. Eh, böylesi sanat erbaplarına lüks bir hayat sürdürmelerini sağlayacak kadar nakit ödemesi yapılıyor elbette. Son model pahalı arabalar, 700 dolarlık ceketler, en lüks semtlerdeki evler, güzel kadınlar, vs. vs. Ne var ki bu kusursuz düzenleri son işlerinden sonra ansızın bozulacak, Çamaşırcı iş dönüşü gizlendikleri beş yıldızlı otelde polislerin de karıştıkları bir cinayete kurban gidince Alat bir başına kalacaktır. Hem çok sevdiği ustasının intikamını almak hem de kendi canını kurtarmak için katilleri bulmak zorundadır.

Güvenecek kimsesi bulunmayan, kendilerini örgütün satmış olabileceğinden bile kuşkulanan Alat, yıllardır uğramadığı Cihangir’e, travesti arkadaşı Gamze’nin evinde alır soluğu. İstanbul yer altı dünyasının şiddetiyle yoğrulmuş travestiler bu yakışıklı genci bağırlarına basıp haber kanallarını çalıştırırlar. Her gelen bilgi olayı daha karmaşık hale getirirken Alat’tı da daha fazla adam öldürmek, daha çıplak bir şiddet kullanmak zorunda bırakacaktır. Bu arada ustasının güzel kızıyla karşılaşır Alat, aralarında bir kıvılcım çakılır. Ancak dans ettikleri dünyanın acımasız kurallarında ne dostlukların ne aşkın yeri vardır. Şimdi o hem kendisi hem sevgilisi için mücadele etmek zorundadır. Süprizli sona gelindiğinde güvendiği dağlara kar yağdığını şaşkınlıkla öğrenecektir. Ve son bir süprizle sonlanacaktır hikayesi…

Süprizleri okuyucuya, okuma anına bırakalım Süprizlerden ilki polisiye kurguya ilişkin. Ama abartılmışlığıyla hikayeyi zorluyor. Aslında buna hiç ihtiyacı yok “Bin Delikli Ev”in; Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki hayatı olduğu gibi aktardığı anlarda yakaladığı atmosfer, Alat ve ustasının Holywood aksiyon filmlerinden ödünç cinayet sahnelerinden, travesti entrikalarından çok daha çarpıcı ve ürpertici. Zaten romanı kurtaran da travestiler, polisler, kabadayılar, uyuşturucu satıcıları, pezevenkler, tinerci çocuklar ve diğer semt sakinleri arasındaki ilişkilerin canlandırıldığı sahneler olmuş.

Kiralık Katilin Filozof Olarak Portresi

Kitap eki yazılarımda yer altı edebiyatının ve polisiyelerin muhaliflik potansiyelinden sıklıkla söz ettim. Ama sadece potansiyelinden; hikayenin yer altında kurgulanmışlığı toplumsal eleştiriyi garantilemiyor. TV dizileri ve sinemada yapıldığı gibi, sokağın eli kanlı katillerini okuyucunun kolaylıkla empati kurabileceği hayat felsefesi sahibi, hassas, duygulu insanlara çevirdiğinizde geride eleştiri değil güzelleme kalıyor. Romanın ikinci süpriziyle geriye doğru farklı bir okuma imkanını zorlamakla birlikte, Tayman da kahramanlarını çekici kılmak için tetikçilerini fazlasıyla idealize etmiş. Hikaye boyunca Çamaşırcı’nın yüksek felsefesi eşlik ediyor Alat’ın eylemlerine. Sertliği, maço tavrı travestilere çekici geliyor. Karşısındakiler o kadar kötü ki, cinayetler normalleşiyor, anti-kahraman kahramana dönüşüyor.

Konuya açıklık getirmek için, tam bu noktada bir başka tetikçi hikayesine dönmek istiyorum; 68’lerde Fransız yeni polisiyesinin en gözde yazarı olan Manchette’in “Keskin Nişancı”sına… Fransız "kara"sında şiddete verdiği olağanüstü yerle farklı bir yer edinen Manchette, kiralık bir katilin hayatından kısa, ama hızlı bir bölüm sunduğu “Keskin Nişancı”da bir tetikçiyle "derin devlet" arasındaki sıcak ilişkileri çarpıcı bir üslupla gözler önüne sererken roman kahramanıyla özdeşleşmesine izin vermez. Polisler ve devlet görevlileri gibi tetikçi de kötüdür. Sürüp giden düzen güçlülerin düzenidir ve bu insani olmayan “tepetaklak” düzen, aslında Fransız siyasal siteminin gerçek yüzüdür. Romanları, iyinin kötüye karşı açık bir zafer kazanamadığı, aslında iyilerinde pek bulunmadığı hüzünlü bir toplum tablosu önünde çözümsüz sonlarla noktalanır.  Aynı eğilimi İtalya ve Güney Amerika polisiyelerinde de izlemek mümkün; “detektiflik edebiyatı eşitsizliği, haksızlığı ve kötülüğü gösterir. Suç kurgusu gerçekten de sorunlu bir ülkenin gereksinimlerine adapte olan bir edebiyattır”.

“Bin Delikli Ev”de polisler, siyasetçiler ve mafya mensupları var. Ancak bunlar münferit şahıs ve ilişkilerden öteye gitmediği gibi, hikayenin cinayet şebekesini kendi siyasi çıkarları için kullanmak isteyen travesti örgütü tarzındaki kurgusuyla hepten basitleşip inandırıcılıklarını yitiriyorlar.

Türkiye’de yeraltına gerçekçi bir gözle bakan roman sayısı çok az. Bunun başlıca nedeni yazarların belli bir insan tipini anlatmaktan vaz geçemiyor oluşları. Baş role orayı mesken tutmuş olanları, tinerci çocukları, evsizleri, travestileri, transseksüelleri ya da uyuşturucu müptelalarını, bedenlerini satarak geçinen kadınları yerleştirmeden yeraltına inilemiyor. “Bin Delikli Ev”in kahramanı Alat’sa zengin bir ailenin iyi yetiştirilmiş, kolejlerde okumuş çocuğu. Farklı alemlere dalmasının bir kişilik bölünmesinden kaynaklandığını seziyoruz. Nedeni her ne olursa olsun, kurtuluşun imkanlarına sahip insan tipleriyle yaratılan yeraltı dünyası fazlasıyla tanıdık geliyor bana. Ait olmadıkları karanlık sokakların, batakhanelerin ve barındıkları izbelerin gerçek “sakinleri”nin rollerini çalan roman kahramanları hiç kimsenin yabancısı değil. Toplumun “siyah”ları “beyaz”ların gözüyle görülebiliyor.

Hakkaniyetli olmak için, tam bu noktada romanın en son süprizine, biraz önce sözünü ettiğim kişilik bölünmesine dayalı farklı okunabilirliğine dönüyorum. Son bölümlerdeki düşsellik, bütün hikayenin bu toplumda yaşayan bir bireyin bilinçaltında yarattığı hasar olarak da değerlendirilebilir. Ne var ki romanın o ana dek gelen akışını son birkaç sayfada tersine çevirmek mümkün olmamış. Üstelik şiddet, şiddeti çoğaltıp üreterek eleştirilecek kadar basit değil. Dolayısıyla, Tayman’ın –eğer niyet ettiyse- toplumsal eleştirisi anti-kahramanla kahraman arasındaki bu gelgit, muğlak kalıyor. Yine Mandel’e bırakacağım sözü; “bireysel intikamın, suçlula­ra yönelmiş bireysel şiddetin idealleştirilmesi, aşrı derecede tehlikeli­dir. Çünkü düş gücünün bu ürünleri, gerçek yaşamda kabadayıca ya da ‘meşru müdafa” türünden şiddetin ürkütücü yayılmasına karşılık düşmektedir. Böylelikle de, bu romanlar, giderek pre-faşist ya da proto-faşist bir içerik kazanan böylesi bir şidddeti beslemeye ve hak­lı göstermeye yardımcı olmaktadır.”

Şimdi bütün bunları bir kenara bırakalım. “Bin Delikli Ev” bir ilk roman. Kurgudaki aksaklıkları, ilk roman yazmanın okuyucu ilgisini sürekli tutabilmek için kastını aşan hataları olarak değerlendirelim. “Bin Delikli Ev”, baştan sona çok hızlı hakan temposu, heyecan ve gerilimi, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki kriminal hayatı canlandırışıyla polisiyeseverleri memnun edecek bir roman.

Kategori: A. Ömer Türkeş Yazıları
Etiketler:
Bin Delikli Ev
Enis Tayman

Yorum yaz
mode_edit

İLGİLİ KİTAPLAR

Nopic

İLGİLİ YAZARLAR

Nopic