menu

Edgar Allan Poe: Polisiye Romanın Şairi / Bekir Karaoğlu

Yazan: Bekir Karaoğlu
Yayın Tarihi: April 23, 2010 19:59

16 yaşımda iken Varlık Yayınları arasında çıkan Morg Sokağı Cinayeti'ni okuduğum anı bugün gibi hatırlıyorum. O inanılmaz giriş sahnesini...

Dupin ve arkadaşı gece vakti Paris'in bir sokağında uzunca bir süre hiç konuşmadan, sessizce yan yana yürüyorlar... Sonra Dupin birden arkadaşına dönüp şöyle diyor:

“Haklısın, o kısa boylu oyuncu; Variétés tiyatrosunda daha başarılı olur.”

Yani, onbeş dakikadır arkadaşının zihninde neler geçtiğini okuyor. Sonraki açıklaması da gayet inandırıcı. Ben böyle bir şey görmemiştim, ağzım açık kalmıştı. Çünkü bu tecrübeyi hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Demek ki böylesine bir incelik de polisiye bir hikayede ifade edilebiliyormuş.

Edgar Allan Poe az öykü yazdı ama herkes onun polisiye romanın babası olduğunu kabul eder.

Altın Böcek öyküsündeki şifreli mesajın istatistiksel mantıkla çözümü... Veya, "Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi" öyküsünün muhteşem komik finali... Keza, o kısacık ama ders niteliğindeki "Çalınan Mektup" öyküsü...ve şiirin doruğundaki "Kavil."

Tüm bu hikayeler birer "ilk" oldular. O çözümleme teknikleri, temalar ve çatışma konuları yıllarca çeşitli yazarlar tarafından değişik varyasyonlarla kullanıldılar.

Ben ise Poe'nin şiirsel yazımına vurgunum. Bu, polisiye dalında kolay başarılacak bir iş değildir Düşünün: bir yandan hikayedeki gerilimi ve çözümlemeyi işleyeceksiniz, bir yandan da onu edebiyat düzeyine yükselteceksiniz. Bunu yapabilen kaç yazar sayabilirsiniz?

Nitekim Edgar Allan Poe'yi unutulmaktan kurtaran da bir şair oldu: Amerika'da onun eserlerinin görmezden gelindiği bir dönemde Fransız şair Charles Baudelaire ondaki şiirselliği keşfetti. Poe öykülerini bizzat kendisi Fransızcaya çevirerek dünyaya tanıttı.

Poe'yi, bir yandan hikayelerin şiirsel dili, diğer yandan trajik hayat öyküsüyle Mozart'a benzetiyorum.

Poe hakkında söyleyecek çok sözüm var, ama önce şu siirsellik iddiamı kanıtlamak isterim. Aşağıda, Poe'nin bence en güzel ama çevirmesi en zor olan "The Assignation" öyküsünden yaptığım çeviriyi sizlere sunuyorum. Umarım o şiirselliği bir parça olsun sizlere aktarabilmiş olurum.

(Not: Poe öykülerinin İngilizce baskıları birçok ünlü ressam tarafından resmedilmiştir. Bunlar arasında en ünlüsü, İngiliz ressam ve vitray ustası Harry Clarke'ın İngiltere'de Tales of Mystery and Imagination adıyla yayınlanan ve 50 bin satan baskıdaki resimleridir. Aşağıdaki öyküye Harry Clarke'ın armağanı olan iki resmi de ekledim.)

 

KAVİL
(The Assignation, 1834)

Orada beni bekle! Seni
o boş vadide gelip bulacağım!
[Chichester piskoposu Henry King'in
karısının ölümü üzerine yaptığı konuşmadan.]

Acı kaderli gizemli adam! – Kendi düşleminin parlaklığıyla gözlerin kamaştı ve işte kendi toyluğunun alevleri içinde kavruldun! Yine düşümde seni görüyorum! Bir kez daha hayalin gözlerimin önünde dikildi! Oh hayır! – o soğuk ve karanlık vadide olduğun şeklinle değil – o deniz kıyısında bir yıldızlar sarayı olan kentinde – ki o sarayların geniş pencereleri sessiz sulara derin ve acılı bir anlamla bakarlar – o alacakaranlık düşler kentinde, – o sevdiğin Venedik'te, olman gerektiği gibi, muhteşem bir dervişlikle yaşamını erittiğin şeklinle gördüm seni. Evet! Yineliyorum – olman gerektiği gibi. Kuşkusuz bundan başka dünyalar da var – yığınla düşüncelerden başka düşünceler – sufilerin varsayımlarından başka varsayımlar da var. Senin davranışını kim sorgulayabilir? Kim senin kahince anlarına kızabilir veya yaşamını boşa harcadığın o uğraşları ayıplayabilir – o anlar ve uğraşlar ki senin sonsuz enerjinin taşkın sularından başka bir şey değillerdi ki?

Sözünü ettiğim kişiyi Venedik'te Ponte di Sospiri kemerli köprüsü altında tanıdım ve üç dört kez konuştum. Bu tanışmanın anıları kafamda biraz bulanık duruyorlar. Evet, hatırlıyorum – ah! O koyu karanlık geceyarısını, Ponte di Sospiri Köprüsü'nü, kadının güzelliğini ve o dar kanalda aşağı yukarı gezinen romantizmin büyüsünü nasıl unutabilirim ki?

Alışılmışın dışında kasvetli bir geceydi. Piazza'daki büyük saat İtalyan gecesinin saat beşini vurmuştu. Campanile Meydanı sessiz ve boşalmış, eski Dükler Sarayı'nın ışıkları hızla kararıyordu. Piazetta'dan evime Büyük Kanal yoluyla dönüyordum. Ama, bindiğim gondol San Marco kanalının ağzına geldiğinde, kanal derinliklerinden bir kadın sesi gecenin perdesini uzun, vahşi ve isterik bir çığlıkla yırttı. Ben sesten ürküp ayağa fırladım, gondolcu da elindeki küreği bırakıverdi; kürek suya düşüp gözden kaybolunca, bu bölgede küçük kollara ayrılan akıntının tutsağı oluverdik. Gondolumuz göklerde süzülen samur tüylü iri bir kartal gibi Ponte di Sospiri Köprüsü'ne doğru yavaş bir hızla sürüklenirken birdenbire Dükler Sarayı'nın pencerelerinden binlerce meşale ışığı yükseldi ve saray merdivenlerinden aşağı aktı, kasvetli geceyi canlı bir gün doğumuna çevirdi.

“... bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.”“... bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.”

Annesinin kollarından kurtulup fırlayan bir çocuk sarayın üst kat pencerelerinden derin ve karanlık kanala düşmüştü. Dingin sular kurbanın üzerini hemen örtmüştü. Ortalıkta tek gondol benimkiydi ama daha şimdiden birçok cesur yüzücü çoktan suya atlamış, su yüzeyinde boşuna aranıp duruyorlardı, oysa o kıymetli hazine çoktan suyun dibine inmiş olmalıydı. Sarayın su kapısındaki geniş siyah mermer eşikte ve sulardan birkaç adım geride, görenin bir daha unutamıyacağı bir kadın duruyordu. Bu kadın Marchesa Aphrodite'di – tüm Venediğin sevgilisi, neşe pınarı – herkesin güzel olduğu yerde en güzeli – ama, yaşlı ve entrikacı Mentoni'nin genç karısı, suya düşen o güzel çocuğun annesi; o çocuk ki şimdi çamurlu suların dibinde annesinin tatlı okşamalarını yüreğinde acıyla hissederken, onun adını haykırmak isterken küçük yaşamı eriyip gidiyordu.

Kadın yalnızdı. Küçük çıplak ayakları yerdeki siyah mermer aynada gümüş gibi yansıyordu. Saçları, balo sonrasında henüz çözmeye fırsat bulamadığı klasik başı çevresinde, bir pırlanta yağmuruyla, taze bir sümbül gibi dolanmıştı. Narin bedeni kar beyaz, tül gibi bir şalla örtülüydü; fakat yaz ortasının bu geceyarısında sıcak, durgun ve kasvetli hava, Niobe'yi saran ağır mermerler gibi, bu ince kumaşı oynatmıyordu. Oysa – bunu söylemek ne tuhaf – kadının iri parlak gözleri sevgili çocuğunun mezarı sayılabilecek suya eğilmiş değil, çok farklı bir yöne kilitlenmişti! Eski Cumhuriyet Hapisanesi Venedik'in en güzel yapılarından biri olabilir, bunu kabul ediyorum – ama, ayakları altında çocuğu boğulurken bu kadın o yapıyı nasıl seyredebilirdi? Yatak odasının karşısına düşen bir heykel kovuğunun karanlığında – oradaki sarmaşıklarda ve ağırbaşlı kornişlerin mimarisinde – Marchesa di Mentoni daha önce binlerce kez seyredip de göremediği ne bulabiliyordu? Saçma! Facia kapıya geldiğinde insan gözlerinin, paramparça bir ayna gibi, görüntüleri çoğaltıp acısını her yönde gördüğünü kim bilmez ki?

Marchesa'nın birkaç basamak yukarısında ve su kapısının kemeri altında balo giysisinin ihtişamıyla Satyr'i andıran Mentoni duruyordu. Elindeki gitarı tıngırdatmayı sürdürürken, çocuğunun yitip gittiği yöne arada bir çevirdiği bakışlardan canının sıkıldığı anlaşılıyordu. Ben ise şaşkın ve büyülenmiş, çığlığı ilk işittiğim andaki gibi ayakta durur konumdan kıpırdayamıyor, kıyıda toplaşan kalabalığa, bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.

“Kurtarıcı tek söz etmedi.” “Kurtarıcı tek söz etmedi.”

Tüm çabalar boşunaydı.Aramaya katılan en güçlü yüzücülerin bile uğraşları gevşemiş, yüzleri asılmıştı. Küçük yavru için pek umut kalmamış gibiydi (ya anne için ne kadar umut vardı?). Ama birden, Eski Cumhuriyet Hapisanesi'nin o sözünü ettiğim heykel kovuğunun karanlıklarından, pelerine sarılı bir adam aydınlığa çıktı; ve bir an kanala inen eşikte durduktan sonra, suya balıklama atladı. Kısa bir süre sonra mermer rıhtım üzerine, kollarında hâlâ yaşayan ve soluk alan küçük çocuğu taşıyarak, Marchesa'nın yanına çıktı. Sularla ağırlaşan pelerini ayakları dibine düştüğünde, heyecanlı kalabalık o yıllarda tüm Avrupa'da adından çok sözedilen genç adamı görüp tanıdı.

Kurtarıcı tek söz etmedi. Ama, ya Marchesa! İşte şimdi çocuğunu alıp bağrına basmaya hazırlanıyor – o küçük bedeni okşamalarıyla ısıtacak. Heyhat! Çocuğu başka birinin kolları kurtarıcıdan alıyor, başka biri onu uzağa, sarayın içine doğru götürüyor! Ya Marchesa! Dudakları – o güzel dudakları – titriyor, gözlerinde yaşlar birikiyor – o gözler ki Pliny'nin kenger çiçeği gibi, ‘tatlı su gibiydi.’ Evet! Yaşlar bu gözlerde birikiyor – ve işte bakın! Kadının tüm bedeni sarsılıyor, heykel canlanmaya başlıyor! Biz seyirciler mermer beyazı o yüze, mermer göğsünün kabartısına ve mermer saflığında ayaklarına kırmızı bir rengin yayıldığını görüyoruz; ve ani bir irkilme, Napoli çayırlarındaki zambakları titreten tatlı rüzgar gibi, o narin iskeleti sarsıyor.

Bu bayan niçin kızarıyor olabilirdi? Bu soruya bir cevap yoktu – ama belki de, anne yüreğinin telaşıyla odasından fırladığı için, küçük ayaklarına terliklerini, o Venedik omuzlarına yakışan şalını geçirmeyi unutmuş olduğu içindir. Başka hangi makul sebep bu kızarmayı açıklayabilirdi? – o gözlerdeki yabancıl bakışları? – o inip kalkan göğsün alışılmadık uğultusunu? – o titrek elin kasılmalarını; o el ki, Mentoni sarayına girmek için geri döndüğünde, bir rastlantıyla yabancının eline dokunmuştu. Onunla vedalaşırken aceleyle mırıldandığı o anlaşılmaz sözlerin alışılmadık boğuk tınısının makul bir sebebi var mıydı? “Siz kazandınız,” dedi kadın, suyun şarıltısı beni yanıltmadıysa, “Siz kazandınız – yarın güneş doğduktan bir saat sonra – kavlimiz böyle olacakmış, olsun!”

Kalabalığın uğultusu dinmiş, sarayın ışıkları sönmüştü; ve yabancı genç, şimdi artık onu tanıyabiliyordum, mermer rıhtımda yalnız kalmıştı. Olağan dışı bir heyecanla sarsılıyor, gözleri bir gondol aramak için çevresine bakıyordu. Kendi gondolümü onun hizmetine sunmaktan daha azını yapamazdım; ve önerimi uygarca kabul etti. Su kapısından yeni bir kürek edinip onun evine doğru yola koyulurken, genç adam kendini çabuk toplamayı bildi, ve daha önceki seyrek tanışıklığımızı içten sözlerle bana anımsattı.

Ayrıntıları üzerinde durmaktan hoşlandığım bazı konular vardır. Bu yabancı gencin – onu bu isimle analım, çünkü tüm dünya için o hâlâ bir yabancıydı – kişiliği de böyle konulardan biriydi. Boyu ortalamanın altında sayılırdı, ama tutkuları yoğunlaştığı anlarda bedeni büyür gibi olur, bu izlenimle çelişirdi. İnce simetrik yüzü, Ponte di Sospiri Köprüsü'nde gösterdiği o çevikliğe uygundu, ama daha tehlikeli anlarda fazla zorlanmadan Herkül gibi bir güç gösterebildiği olmuştu. Bir tanrının ağzı ve çenesi, iri ve ıslak gözlerinde saf fındık renginden parlak gümüşe dönüşebilen tuhaf, yaban bir ışığın gölgesi vardı; kabarık siyah saçları kah beyaz kah fildişi ve olağandan geniş bir alnın üzerine düşerdi – İmparator Commodus'un heykellerinde görülen klasik yapıya bundan daha uygun düşen bir vücut yapısı olamazdı. Ama duruşu, tüm erkeklerin yaşamlarının belli bir devresinde görüp de bir daha görmedikleri biçimdeydi. Yüzünde insanın belleğine kazınan bir ifade yoktu; bir görüp sonra unutulan cinsten ama hep anımsanma isteği uyandıran bir ifadeydi bu. Yok, her hızlı tutkunun bu yüzdeki aynaya kendi net görüntüsünü yansıtmak istemediğinden değil – ama bu ayna, her ayna gibi, tutku geçip gittiğinde bir kalıntı bırakmıyordu.

O geceki maceradan sonra ayrılırken, aceleci bir üstelemeyle, benden ertesi sabah erkenden kendisine uğramamı rica etti. Sabah güneş doğduktan kısa süre sonra onun Palazzo'sundaydım; burası Rialto yakınlarında Büyük Kanal'ın sularına tepeden bakan büyük, muhteşem ama kasvetli bir yapıydı. Döne döne yükselen mozaik bir merdivenden onun dairesi önüne geldiğimde, açık kapıdan taşan göz kamaştırıcı ihtişam beni kör edecek gibi oldu.

Arkadaşımın varlıklı olduğunu biliyordum. Basında bu konuda çıkan haberleri neredeyse abartılı bulmuştum. Ama orada çevreme bakınırken, Avrupa'da böyle bir ihtişama sahip başka biri daha olup olmadığını düşünmekten kendimi alamadım.

Dediğim gibi, güneş henüz doğmuş olduğu halde, odaya parlak bir ışık yayılmıştı. Bu ve dostumun yüzündeki bitkin ifadeden o gece hiç uyumamış olduğuna hükmettim. Salonun dekorasyonu ve mimarisi özellikle göz kamaştırmak ve şaşırtmak amacıyla yapılmıştı. Meslekte orantı denilen dekora veya ulusal zevklere uyulmamıştı. İnsanın gözü eşyaların birinden diğerine atlıyor, ne Yunan ressamların grotesk tabloları, ne İtalya'nın en güzel çağından kalma heykeller, ne de okul görmemiş Mısır kabartmaları üzerinde durmaya fırsat kalmıyordu. Odanın her yerini saran zengin perdeler, kaynağı belli olmayan hafif ve melankolik bir müziğin titreşimleriyle sarsılıyorlardı. Duyularım çelişkili kokularla ve zümrüt parıltıları veya şömine ateşinin alazıyla körleniyorlardı. Tüm bunların üzerine yeni doğmuş güneşin ışıkları herbiri yekpare kızıl cam pencerelerden dökülüyordu. Kornişlerden aşağı ergimiş gümüş gibi dökülen perdelerin salınımıyla binlerce kez yansıyan bu ışık içerdeki yapay ışığa karışıp Şili altını renginde bir halı üzerine yığılıp kalıyordu.

“Ha! ha! ha! – ha! ha! ha!” diye bir kahkaha attı ev sahibi; bana oturmak üzere bir koltuk gösterirken kendisi de bir kanepeye boyluca uzandı. Benim böyle tuhaf bir karşılamaya pek alışamadığımı görünce şöyle dedi: “Görüyorum ki evim, tablolarım, heykellerim, kendime özgü mimarim ve mobilyalarım sizi şaşırtıyor! Bu ihtişamla sarhoş olmuş gibisiniz, değil mi? Lütfen, beni bağışlayın, sayın bayım (burada ses tonu bir içtenliğe dönüştü), az önceki kahkahamı bağışlayın. Hem, bazı şeyler o kadar tuhaftırlar ki, ya ölmek ya da gülmek gerekir. Kahkaha atarak ölmek ne kadar muhteşem bir ölüm olmalı. Sir Thomas More – mükemmel bir insandı o – gülerken öldü, anımsayın. Ayrıca, Ravisius Textor'un ‘Saçmalıklar’ adlı kitabında aynı güzel sona erişen insanların uzun bir listesi vardır. Ama, biliyor muydunuz” diye muzipçe sürdürdü, “Sparta'da kentin batı yakasında, günümüzde artık pek seçilmez olan yıkıntılar arasında dikilitaşa benzer bir kaide üzerinde hala LAXM harflerini okuyabilirsiniz. Kuşkusuz bu GELAXMA (gülmek) sözcüğünden geriye kalmış olmalı. Sparta'da bir yığın tanrıya adanmış binlerce tapınak vardı; ne tuhaftır ki Gülüş'e adanmış olanı bunların tümünden daha kalıcı oldu! Ama, bugüne dönersek,” diye sesinde ve tavırlarında garip bir değişmeyle özetledi, “sizi konu edip eğlenmeye hakkım yok. İstediğiniz gibi şaşırın. Tüm Avrupa benim bu küçük evim kadar güzelini üretemez. Diğer evlerim aynı düzeyde değillerdir, sadece günün yavan modalarına uygun döşenmişlerdir. Ama burası moda olandan daha güzel değil mi? İnsanlar burayı bir görseler hemen moda olmasını isterler, yetecek servetleri varsa bunu elde edebilmek için tüm aile mirasını harcarlardı. Ama, böyle bir saygısızlığa karşı önlemimi aldım. Ben, uşağım ve diğer bir kişi dışında, bu sultanlara layık evin gizemine kabul edilen tek kişi sizsiniz!”

Teşekkür makamında başımı eğdim – zira, bu ihtişam duygusu, müzikle parfümün karışımı, genç adamın davranışları ve sözlerindeki tuhaflık başımı döndürmüş, bir beğeni sözcüğü çıkaramaz olmuştum.

“İşte burada,” diye ayağa kalktı ve koluma yaslanıp apartmanda dolaşmaya başladı, “burada Yunanlılardan Cimabue'ye, Cimabue'den günümüze kadar resimler var. Bunların çoğu Erdem kavramına pek özenilmeden seçildiler. Ama herbiri, böyle bir salonun havasına uyarlar. Ve burada da, bilinmeyen ustaların başyapıtlarından bir bölümü var; şuradakiler de zamanında ünlü olup da akademisyenler tarafından unutulmaya mahkum edilen ustaların yarım kalmış başyapıtları duruyor. Şuna ne dersiniz,'’ diye aniden durup bana soruyor, – “şu Madonna della Pietà'ya ne dersiniz?”

“Ama bu, bu Guido'nun![1]” diye haykırdım doğamın tüm tezcanlılığıyla, yapıtın aşılmaz sevimliliğini incelerken. “Guido'nun kendi eliyle! Onu nasıl elde ettiniz? Bence, heykelde Venüs ne ise, resimde de onun karşılığı bu yapıttır.”

“Haa!” dedi düşünceli bir tavırla, “Venüs mü? – Medici'lerin Venüs'ünü mü diyorsunuz? Hani şu kafası ufak ve saçları yaldızlı olanı? Sol kolun bir bölümü (burada sesi neredeyse bir mırıltı gibi zor işitilir olmuştu) ve sağ kolun tümü restorasyon eseridir; o sağ kolun kıvrımı tüm yapaylıkları özetler. O sizin olsun, bana Canova Venüsü'nü verin! Apollo heykeli de bir kopyadır – bunda kuşku yok – Apollo'nun abartılı ilham gücünü göremeyen kördür! Beni bağışlayın, Antinous'u tercih ettiğimi sizden saklayamam. Sokrates değil miydi heykeltraşın heykelini bir mermer blok içinde arayıp bulduğunu söyleyen? Keza, Michelangelo şu beyitinde herkesin bildiği bir gerçeği söylüyordu:

Non ha l'ottisimo artista alcun concetto
Che un marmo solo in se non circunscriva.”
(“En iyi sanatçı dahi algılayamaz
Bir mermer parçasının kıvrımlarındaki içeriği.")

Burada söylemek gerekir ki davranışlarda gerçek beyefendilikle bayağılığı hep ayırdederiz, ama aradaki farkın ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Bu sözlerin dostumun davranışlarına tam uyduğunu gözlerken, o fırtınalı sabahta karakterine ve ahlakına da uygulanabileceğini düşündüm. Keza, onu diğer insanlardan ayrı kılan tuhaf zihinsel etkinliğini de yoğun ve sürekli bir düşünme alışkanlığı diye betimleyebiliyorum; en sıradan bir işi yaparken veya eğlenirken bile, Persepolis tapınaklarında sütun başlarındaki maskelerin gözlerinden kıvranarak çıkan yılanlar gibi, bu tuhaflık her şeyde başını çıkarıyordu.

Ama yine de, önemsiz işlerini ciddi ciddi anlatırken de onu sürekli gözledim, tüm davranış ve sözlerinin gerisinde bir sinirlilik, hafif bir korku sezdim; onun bu diken üstünde gibi hallerinden bir ara korkuya kapılmadım değil. Sık sık, uzun bir konuşmanın ortasında, cümlenin başını unutmuş gibi duruyor ve bütün dikkatiyle dinliyor gibiydi; sanki bir konuk bekliyor veya sadece düşleminde var olan bir sesi yakalamak istiyordu.

Bu dalgın duruşlar ve soyut dinlemeler sırasında, yanıbaşımdaki bir kitabı karıştırıyordum; bu Politian'ın güzel trajedisi ‘Orfeo’ (İtalyanca dilinde yazılmış ilk trajedi) idi. Sayfaları karıştırırken, kalemle altı çizilmiş bir bölüme rastladım. Bu, üçüncü perdenin sonuna doğru, insanın yüreğini sızlatan bir bölümdü – kirli bir yönü olmasına karşın, kimse bu bölümü okuyup da duygusuz kalamaz, kadınlar iç çekmelerine engel olamazlar. O sayfanın tümü gözyaşlarıyla ıslanmıştı ve yan tarafına, benim tanıdığım el yazılarından çok farklı bir çizgiyle (onun elyazısı olduğunu sonra anladım) şu İngilizce satırlar eklenmişti:

Sen bana her şeysin, sevgili,
Ruhumun el uzattığı –
Denizde yeşil bir ada, sevgili,
Bir çeşme ve bir türbe,
Perili meyvalar ve çiçeklerle bezeli;
Ve onlar benim çiçeklerimdi.

Ah, parlak rüya çabuk biter!
Ah, umut yıldızı doğar
Bulutlarca örtülmek için!
Gelecek'ten bir ses haykırır,
‘İleri!’ – ama Geçmiş'te
(Ne karanlık kuyu!) salınan ruhum yatıyor,
Sessiz – kıpırtısız – şaşkın!

Çünkü heyhat! heyhat! benim için
Yaşam ışığı bitti.
Artık yok – artık yok,
(Böylesi sözlerdir ki denizi
Kıyıdaki kumlarda tutar),
Yıldırım çarpmış ağaçta çiçek olmayacak,
Vurulmuş kartal süzülemiyecek!

Artık tüm saatlerim esridi;
Ve tüm gece düşlerim
Karanlık gözün baktığı,
Ve senin adımlarının
Uçarı bir dans gibi dolaştığı
O İtalya sokaklarında.

Heyhat! o uğursuz zamanda
Seni dalgalar üzerinde taşıdılar
Aşktan öteye soylu çağa
Ve kutsanmış bir yastığa!
Gümüş sazların ağladığı,
Benden ve sisli iklimimizden uzağa!

Bu satırlar İngilizce yazılmıştı ve ev sahibimin bu dile aşina olduğunu öğrenince biraz şaşırdım. Onun yeteneklerinin enginliğini ve bunları saklamaktan garip bir zevk aldığını çok iyi biliyordum; ama, şiirin yazıldığı tarihi okuyunca şaşkınlığım sürdü; tarih atılmış ama üzeri çizilmişti. Dikkatli bir gözlemcinin rahatça okuyabileceği o tarihte, daha önceki bir konuşmamızdan anımsıyorum, arkadaşıma Londra'da Marchesa di Mentoni'yle tanışmış olup olmadığını sormuştum; zira markiz, evlenmeden önce bir süre o kentte yaşamıştı. Onun cevabı, yanılmıyorsam, Londra'yı hiç görmediği şeklinde olmuştu. Burada eklemeliyim ki bir keresinde kulak misafiri olduğum bir toplantıda arkadaşımın sadece İngiltere'de doğmakla kalmayıp, İngiliz olduğu da söylenmişti, ama bu tür dedikodulara pek önem vermemiştim.

“Henüz görmediğiniz bir tablo daha var,” dedi ev sahibim benim düşünceli tavrımdan habersiz; ve bir perdeyi yana çekip Marchesa Aphrodite'in bir boy resmini ortaya çıkardı.

İnsan sanatı onun insan ötesi güzelliğini resmetmek için bundan daha iyisini yapamazdı. Dün gece Dükler Sarayı'nın rıhtımındaki o düşsel yüz bir kez daha karşımda duruyordu. Ama, bu yüzün geniş gülümseyen ifadesinin arkasında, güzelliğin ayrılmaz bir parçası olan yine o melankoli lekesi vardı. Sağ eli göğsüne kıvrılmış, sol eliyle yerde garip bir vazoyu gösteriyordu. Görünürdeki tek küçük ayağı yere neredeyse değmiyor gibiydi; ve onun güzelliğini saran parlak atmosferde hayal meyal seçilen bir çift narin kanadı vardı. Bakışlarım resimden dostuma döndü ve dudaklarımdan Chapman'ın Bussy d'Ambois şiiri dökülüverdi:

O işte orada
Bir Roma heykeli gibi duruyor!
Sanırsın orada sonsuza kadar dikilecek
Ta ki Ölüm onu mermere çevirinceye kadar!

“Gelin,” dedi sonunda ev sahibim, zengin mineli ve masif gümüş bir masaya yönelerek. Bu masa üzerinde birkaç kristal kadeh, tablodaki yapıda iki büyük Etrüsk kasesi vardı. Kaselerin Johannisberg şarabı dolu olduğunu tahmin ediyordum. “Gelin, içelim!” dedi genç adam, “Vakit erken, ama içelim.” O sırada salondaki bir duvar saati gündoğumundan sonraki ilk saati vurdu. “Gerçekten erkenmiş – ama ne önemi var? İçelim! O lambalar ve kandillerin boşuna gölgede bırakmak istedikleri güneşin şerefine içelim!” Ve beni beklemeden kaseden peşpeşe birkaç yudum aldı.

“Düşlemek,” diye sürdürdü dalgın konuşmasını kaseyi kandillerden birine doğru kaldırırken. “düşlemek tüm yaşam boyunca işim oldu; işte bu yüzden, gördüğünüz gibi, kendime bir düş evi yaptım. Venedik'in ortasında daha iyisini yapabilir miydim? Doğrudur, çevrenizde mimari güzelliklerin bir karışımını görüyorsunuz. Ionia'nın iffeti tufan öncesi yapıtlardan utanıyor, Mısır sfenksleri altın halılarda uzanmış yatıyorlar. Ama bu etkiyi sadece çekingen insanlarda bırakır. Yer, ve özellikle zaman endişeleri, insanoğlunu ihtişamı görmekten alıkoyan iki korkudur. Vaktiyle dekoratörlük yaptım; ama o moda çılgınlığı ruhumu soldurdu. Şimdi tüm bunlar amacıma çok güzel uyuyorlar. Bu arabesk kandiller gibi, ruhum ateşle kıvranıyor ve bu ortamın çılgınlığı, yakında kavuşacağım gerçek düşler ülkesinin yaban düşlerine beni hazırlıyor.” Burada durup aniden başını göğsüne eğdi; duyamadığı bir sesi dinler gibiydi. Uzun bir süre sonra doğruldu, gözlerini uzağa dikti ve Chichester psikoposunun o dizeleri ağzından döküldü:

Orada beni bekle! Seni
o boş vadide gelip bulacağım!

Hemen sonra, şarabın etkisinden olacak, kendini boylu boyunca kanapeye attı.

Merdivenlerde bir koşuşturmaca oldu ve sonra kapı şiddetle vurulmaya başladı. Ben neye uğradığımı şaşırmış, oraya yönelirken gürültüyle açılan kapıdan Mentoni sarayının hizmetkarlarından biri odaya düşer gibi girdi. Heyecandan boğuklaşmış bir sesle şu anlaşılmaz sözcükleri güçlükle kekeledi: “Hanımım! – hanımım zehirlendi! – kendini zehirledi! Ah, güzel – ah, güzel Aphrodite!”

Sersem gibi kanapeye koştum ve uyuyan evsahibimin bilincini geri getirmeye uğraştım. Ama, kolları katılaşmış ve dudakları morarmıştı – az önce ışıldayan gözleri ölüme kilitlenmişti. Masaya doğru sendeleyerek gittim – elim çatlak ve kararmış bir kaseyi devirdi – ve o zaman tüm dehşetli gerçek ruhumun üzerinden bir şimşek parıltısı gibi geçti.

SON

 

Çeviren: Bekir KARAOĞLU


[1] Guido da Siena: 13. yy İtalyan ressamı, resim anlayışında Bizans kalıplarını ilk kıran ressam olarak bilinir.

Kategori: Bekir Karaoğlu Yazıları
Etiketler:
Edgar Allan Poe
Yorumlar


March 29, 2010 14:38

Bu nefis hikayeyle Edgar Allen Poe'ya olan ilgim yeniden uyandı. Eklediğiniz yazı için de ayrıca teşekkürler.


Yorum yaz
mode_edit

İLGİLİ KİTAPLAR

Nopic

İLGİLİ YAZARLAR

Nopic