menu

Eric Knight - Karısını Kaybeden Adam (Richard Hallas - You Play the Black and the Red Comes Up)

Yazan: Serdar Yenmez
Yayın Tarihi: September 01, 2018 04:26

"Şimdiki gençler çok şanslı."

Unutulmuş kara romanlara dair bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdiğimde aklıma gelen ilk şey bu sinir bozucu  cümle oldu. Kastettiğim elbette yaş ile ilgili değil. Ayrıca bu yazıyı okuyan genç arkadaşlarımızdan biriyseniz eminim kendinizi o kadar da şanslı hissetmiyorsunuzdur. Son halini Prof. Van Dusen’ın bile tahmin edemeyeceği bir eğitim sisteminde bunu yapmak çok zor. Nedenler farklıydı ama bu yazılara konu olacak dünya ile tanıştığım dönemde ben de aynı duygular içindeydim.

Hollywood filmlerindeki şu elinden kitap düşmeyen, kavanoz gözlüklü, içine kapanık tipe denk geldiyseniz belki şaşıracaksınız; çocukken benim için kral oydu. Amerikan klişelerinin bizde karşılığının olmadığını da aynı  tarihlerde öğrendim. Şimdiyi bilmem ama benim zamanımda; 90’larda yani, kitap okumayı seven hiç kimse Amerikan nerd/geek’leri gibi olmadı. Bahçelere dalıp iki tane incir için kafasını yardırmayı göze alan, sigara kağıdı ve gazoz kapağına nakit muamelesi yapan aynı çocuklardı. İçeri kapatılmak  belki; ama içe kapanıklık hayır. Kim bilir o tipler kaç endişeli ebeveynin çocuklarını kitaplarla buluşturmasından alıkoydu? Herneyse, hayranlığımın nedeni sosyal ilişkileri değildi zaten. Beni büyüleyen kısım çocuğun kitaplığıydı. Kamera her odasına girdiğinde onlarca kitap, çizgiroman dikkatlice sıralanmış yığınlar halinde bana bakıyordu. Bizim evdeyse okunmak için bana bakan tek şey Türkiye Rehber Ansiklopedisi idi. Aslında ansiklopediler o kadar kötü değildi. Başka nerede Arzın Merkezine Seyahat ile Atom Bombası'nı aynı anda okuyabilirsiniz ki? Fakat birgün N maddesi altında Nazım Hikmet için “Onun Peygamberi Marx, Kuranı Das Kapital’dır” benzeri şeyleri okuduktan sonra aramıza bir soğukluk girdi diyelim. Kurgu adınaysa hiçbir şey yoktu. Ne Jules Verne ne Muzaffer İzgü ne de başka biri. İstediğim şekilde kitaplara ulaşmam Odysseus’un Ithaca’ya dönüşü gibi 10 yılımı aldı ve en az onunki kadar maceralı oldu. Problemimi benim için kutsal olan iki mekanla, Kadıköy bit pazarı ve sahaflarla çözdüğümdeyse en az ilki kadar büyük ikinci bir sorunla karşılaşmıştım: Ne okuyacağım?

İyi bir hikaye okuduğunuzda vücudunuzda oluşan o elektriksel, neredeyse gerçeküstü hissi hatırladınız mı? Günlük kakofoninin dışında şeyleri hissetmenizi sağlayan o duygu. Burada olduğunuza göre neden bahsettiğimi biliyorsunuz. Sizinki belki Agatha Christie, Enid Blyton veya Dostoyevski’dir. Beni  böyle etkileyen ilk yazar Stephen King oldu. Kralı okumak yürek isteyen bir işti. Karanlık hikayeleriyle belki baş edebilirsiniz; ama elinizde onun kitaplarıyla görülme fikri çok daha korkutucuydu. Kendinizi kaybedercesine adı Ceset olan bir kitabı okurken annenize yakalandığınızı düşünsenize. İyi bir okuyucu olmanın geliştirdiği refleks olsa gerek, popüler veya tür (korku, polisiye, bilimkurgu vs) yazının, ciddi edebiyatın pek makbul olmayan bir versiyonu olduğu görüşüne hiçbir zaman katılmadım. Argümanlarının hatalı olmasının yanında tarihsel gerçekliğe uymayan bir görüş. Tormesli Lazarillo'yu düşünün. 1554 yılında yazılmış kelimenin tam anlamıyla popüler, bugün bile kahkaha attırma ve tirildetme kapasitesi son derece yüksek olan bir eser. Suç edebiyatından bilimkurguya kadar gördüğümüz antikahraman geleneğinin büyükbabası. Artık ona pikaresk bir klasik diyoruz ama basıldığı dönemde sadece bir pikaronun (üç kağıtçı, düzenbaz) hikayesiydi. Söylediklerimden farklılığı yadsıdığım sonucu çıkarılmasın. İnandığım şey şu: Kişisel tercihlerden bağımsız iki tür edebiyat var. İyi ve kötü (vasat da diyebilirsiniz). Ayrım da o kadar zor değil. Tıpkı hazır kahve ile espresso gibi. Janr tartışmaları tarzın sosyo-ekonomik kökenine, evrimine ve etkileşimine dair bir şeyler söylemediği sürece vakit kaybından öteye gidemiyor. Birileri Lovecraft, Hammett veya Philip K.Dick gibi yazarları sırf belli bir tür içinde yazıyor diye okumuyorsa bu onların sorunu. Şükür ki artık böyle insanlar pek kalmadı; akademi uzun süren utangaçlığını attı.

Krala geri dönelim çünkü Stephen King aynı zamanda bana sevdiğim şeyler hakkında Türkçe bilgi edinmemin ne kadar zor olduğunu öğreten yazar oldu. Şimdi düşününce çok güldüğüm bir utanç ritüelim vardı. Hafta içi harçlıkları toplar, hafta sonu soluğu Kadıköy’de, sahaflarda alırdım. “Hadi be oğlum al da git” bakışları altında tek tek, sayfa sayfa edebiyat ve sinema dergilerini karıştırırdım. Aradığım ufacık bir bilgi kırıntısıydı. Kısa bir tanıtım yazısı, tavsiye, eleştiri, hatta dolaylı yoldan bahis bile yemediğim bütün öğle yemeklerini unuttururdu. Bu ritüel aynı zamanda yazmamın temel nedenini oluşturuyor.

Doksanlar milattan öncede kaldı. Artık uluslararası kitap satıcılarımız, elektronik kitaplarımız, kişisel blog sayfaları, sadece polisiye üzerine bir dergi, hatta yazarlarla direkt etkileşime girecek bir alanımız var. (Bu etkileşimde belki biraz ketum olunmalı. Lawrence Block üstada laf arasında yetmişlerde ondan habersiz bizde basılan bir kitabının olduğunu söylediğimde pek mutlu olmamıştı. Yaşından olsa gerek!) Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen hala çok eksiğimiz var. Özellikle kara romanlar açısından.

Başlarken “unutulmuş” tabirini kullandım ve bu doğru; tanıtılacak yazar ve kitaplar artık kendi ülkelerinde bile sadece türün sevdalıları tarafından hatırlanıyor. Ancak bu sizi yanıltmasın, onların mirası artık her yerde. 50’lerde Fransız Yeni Dalgasını ve tüm Avrupa’yı besleyen bu miras 70’lerden sonra Uzakdoğu’yu etkisine aldı. (Çin, Kore, Japonya, Tayvan) Sadece sinema değil; televizyon, radyo, çizgiroman hatta oyun endüstrisi bile buna dahil.

Popüler terimin tersine, devrimi televizyondan yayınlatan (Wire, Sopranos, Breaking Bad), yarasa adamı “kara şövalyeye” dönüştüren, Sarah Lund’u erkek arkadaşının yanına yerleşmesini engelleyen, Saga Noren’i  (Länskrim Malmö) bize sevdiren bu mirastır. Örnekleri dünya çapında çeşilendirebiliriz ama işin özü şu: Noir artık kendi Rönesans’ını yaşıyor. Bu yazılarla yapmak istediğim; söz konusu Rönesans’ın bilinmeyen ilk örneklerini sizlere tanıtmak. Bu kült kitaplardan benim kadar zevk almanızı dilerim. Noir’a ilginiz varsa yeni şeyler duyacağınızdan emin olabilirsiniz; üstelik öğle yemeği paranız da cebinizde kalacak.

 

                                                       BAŞLANGIÇ VE KURALLAR

Kara roman (noir fiction, roman noir, novel negra) terimini ilk defa duyuyorsanız  veya sert dedektif edebiyatı ile aynı şey olduğunu düşünüyorsanız size uzun uzun 1920’lerin Amerika’sında başlayan pulp dergiciliğinden, hard-boiled* akımdan falan bahsedebilirim. Daha iyisi kendinize bir iyilik yapıp ilk fırsatta Çifte Tazminat, Detour veya Out Of Past gibi filmlerden bir tanesini izleyebilirsiniz. Herhangi birini severseniz burada tanıtılacak kitaplar size göre demektir. Hard-boiled ile noir ilk dönemlerindeki soykütük benzerliğinden birbirinin aynısıymış gibi görünebilir; ancak özellikle 50'lerden sonrasını düşünürsek gönül rahatlığıyla iki farklı tür olduğunu söyleyebiliriz. (Diğer bir sebep de özel dedektif edebiyat içindeki farklı okullar ve onların noir ile ilişkisi) Bu başka bir yazının konusu olduğu için daha fazla detaya girmeye gerek yok ancak bu durumu basitçe bir film aracılığıyla örnekleyebilirim. Chandler’ın Uzun Veda romanını okuduktan  sonra Robert  Altman 1973’te çektiği film versiyonu ile karşılaştırın. Elliott Gold’un canlandırdığı Marlowe kara roman kahramanı, kitaptaki Marlowe ise “sert dedektif edebiyatı” kahramanıdır.**

Konuyu burada kesip yazılar hakkında bir kaç noktadan bahsetmek istiyorum.

1) Tanınanlara Yer Yok
Dashiell Hammett, Raymond Chandler gibi okul açıcı isimler yok. Unutulmuş başlığı altında Malta Şahini veya Büyük Uyku'yu görmek beni çok sinirlendirirdi. Klasikler hak ettikleri saygıyla anılmalı. Dolayısıyla “mış gibi”yapmayacağım. Gerçekten bilinmeyen yazarlar ve eserleri olacak.

2) Siyahın Bütün Tonları
Kara roman bir janr olduğu kadar bir stildir. Kendini casusluk, gerilim western gibi kıyafetlerle gösterebilir. Sınırlama yok.

3) Öncelikle Türkçe Basılmış Eserler
Tanıtılacak romanlar bir nevi dedektif araştırmasının sonuçları. Eski polisiye okurların  çok iyi bildiği gibi; dönemin yayınevi ve editörleri çoğu zaman okuyucuyu eserin orjinal ismi veya yazar takma isim kullanmışsa onun gerçek  ismi gibi küçük detaylarla okuyucuyu sıkmak istememiştir. Belki bu yüzden son derece zengin olan mirasımız hakkında  pek bilgi sahibi değiliz. Bilinmeyen hazinelerin keşfi adına türkçe eserler öncelikli olacak.

* Biz kulağa hoş geldiğinden bunu “sert dedektif edebiyatı” olarak çeviriyoruz ancak bu  terim aynı zamanda hikaye anlatma ve dili kullanma biçimini karşılıyor. Bu stilde yazan her yazar suç romancısı olmadığı  gibi; örneğin James M.Cain, Horace Mccoy gibi  özel dedektifler hakkında yazmayan ama “hardboiled’ olan bir çok yazar var. Kelimenin tam türkçesi olmadığından orjinal haliyle kullandım.

**Leigh Brackett ismini anmadan geçmek olmaz. Bu muhteşem hanımefendi çok başarılı bilimkurgu ve polisiye romanların yanında; The Big Sleep, Rio Bravo, Star Wars: Episode V - The Empire Strikes Back ve Marlowe’u gerçek bir noir karakteri haline getiren The Long Goodbye gibi filmlerin senaristidir. Kocası ise başka bir ünlü yazar Edmond Hamilton’dur.   

  

              

ERICK KNIGHT- KARISINI KAYBEDEN ADAM (Richard Hallas- You Play the Black and the Red Comes Up)

“Orada durdum ve suyu kokladım. Onun bile kokusunu alabiliyordum. Yeni açmış portakal ağacının tatlı kokusuyla karışmış çimenlerin, hepsinin. Ve orada öylece durdum; sarhoş, ölebilmeyi dileyerek.”

Hangisi daha garip siz karar verin. 1930’ların değeri bilinmeyen en iyi kara romanının Eve Dön Lassie'nin yazarı bir İngiliz olması mı yoksa bu kitabın Ahmet Halit yayınlarından çevrilmesi mi?

Erick Knight 1897 Yorkshire, İngiltere doğumlu. Küçük yaşta babasını Boer savaşında kaybedince geçinmek için akrabalarıyla birlikte yerel fabrikalarda çalışmış. 15 yaşına bastığında dadı olarak çalışan annesi ve  kardeşlerinin yanına Philadelphia’ya taşınmış. Kısa süre Philadelphia gazetesinde küçük çaplı ofis işlerinde çalıştıktan sonra National Academy of Design'da güzel sanatlar eğitimi almış, 1.Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte Kanada ordusuna yazılmış; piyade olarak Fransa’da savaşmış. Savaştan sonra Amerika’ya dönerek çeşitli gazetelerde muhabirlik, 1926-34 arasında Philadelphia Public Ledger ve Town Crier dergileri için sinema eleştirmenliği yapmış. Kısa süreliğine Hollywood’a transfer olmuş ancak rüyalar şehrinde aradığını bulamamış. İlk romanı Invitation to Life 1934 yılında yayımlanmış. Ona asıl ün getiren eser ise 1940 yılında basılan Eve Dön Lassie'dir. Ne yazık ki Lassie’nin getirdiği şöhreti yaşayamadan; İkinci Dünya Savaşı sırasında görevli gittiği Surinam’da uçağının kaza yapması sonucu hayatını kaybetmiştir. Karısını Kaybeden Adam 1938 yılında, Richard Hallas takma ismiyle yayımlanmıştır.

Karısını Kaybeden Adam bir Kaliforniya romanı. Sadece 180 sayfanın içine dönemin ekonomik çöküşü, etnik azınlıklara bakışı, kadın erkek ilişkileri o kadar iyi ve dolu bir dille yerleştirilmiş ki; yazarın Peter Cheney veya James Hadley Chase gibi Amerikan okulunu taklit eden bir İngiliz olduğunu asla düşünmüyorsunuz. Ekonomik yazım stili belli şekilde James M.Cain, Hammett gibi devlerden etkilenmiş ama kulağa asla sahte gelmiyor.

Hikaye Oklahoma’nın küçük bir maden kasabasında yaşayan Richard’ın, karısının kendisini terk ettiğini anlamasıyla başlıyor. Lois yanına biriktirdikleri bütün para ve oğlu Dickie’yi alarak Hollywood’a gitmiştir. Richard vakit kaybetmeden ilk yük trenine atlar, evsiz ve sersilerle birlikte zor geçen bir yolculuktan sonra  Kaliforniya’ya varır. Cebinde beş kuruş olmadığı için otostop çekmek zorundadır. İmdadına onu birkaç sayfa sonra öldürme teşebbüsünde bulunacak olan eksantrik, usta manipülatör; Hollywood yönetmeni Quentin Genter yetişir. Genter, Richard’ı koyu bir sohbetten sonra gideceği yere bırakır. Lois kahramanımızı evin önünde bekletip, polisleri çağırdığında ise aynasızlara paniklemiş taklidi yapıp “yakalayın onu polis bey, adam bir zorba, yanında otomatik  tabanca taşıyor” diye bağırır. Richard tabanları yağlarken onu asıl kıranın Lois olduğunu öğreniyoruz. Çünkü polislere onun bir donanma kaçağı olduğunu söylemiştir. Söylemediği şey ise donanmayı Lois’in ısrarı  üzerine bıraktığıdır. Polisten kaçan Richard aç ve parasız bir şekilde gezerken kendisini kumarhane kuryesi olarak tanıtan şüpheli bir karakterle karşılaşır. Kurye 10 dolar karşılığında sahte bir soygun gösterisi teklifinde bulunur. Richard gönülsüzce kabul eder. Hikâyenin tam burasında Richard’ın hatalarına rağmen aslında her koşulda doğru şeyi yapmaya çalışan dürüst bir insan olduğunu anlıyoruz. 10 doları önceden aldığı halde sözünü yememek için soygunu gerçekleştirir ve elbette işler planlandığı gibi gitmez. Adam Richard’ı öldürmeyi dener ama çıkan karışıklıkta polisler kuryeyi vurur, Richard parayla birlikte kaçar. Parayı sakladıktan sonra bir bara girer ve orada yeni boşanmış iki arkadaş; Mamie ve Patsy ile karşılar. Alkolün etkisiyle muhabbet ilerler, Richard Mamie’nin daveti üzerine dairelerine gider, oraya yerleşir. Ertesi gün gazetede soygunun polisler tarafından suçsuz bir Meksika’lıya yıkıldığını okur. Adama yardım etmek istemektedir ancak kendini ele vermeden nasıl yapacağını bilemez. Bir yandan çenebaz Mamie, bir yandan da Patsy’nin ekonomik refah için kültvari Ecanaanomic Parti (Dönemin Yumurta ve Jambon partisine bir gönderme) planlarıyla uğraşırken Genter ile yolları tekrar kesişir. Onun tavsiyesi üzerine parayı sakladığı yerden alıp polise gönderecekken, Meksika’lının yeni tanıkların ortaya çıkması sonucu salıverildiğini  öğrenir. Richard’ın yeni problemi para dolu çantadır. Paranın “lanetli” olduğuna karar verir, çaktırmadan asıl sahibine vermek için kumarhaneye gider ve oynamaya başlar. Ne yazık ki işler yine yolunda gitmez; parasını kaybetmek için geldiği kumarhaneden daha da zengin olarak ayrılır. Richard’ın hikayesindeki “twistler” burada bitmiyor. Romanın geri kalanı santaj, cinayet ve umutsuz bir aşk öyküsüyle dolu.

Kara filmler için söylenen yerinde bir söz vardır: “Kader, jenerikte ismi yazmayan en büyük oyuncudur”. Bu “kader” anlayışı dönemin melodramalarından farklı; ölümcül bir anlayıştır. Eserin orjinal ismi Sen Siyaha Oynarsın, Gelen İse Kırmızı Olur bunu ifade ediyor. Erick Knight okuyucu olarak bizi; saf Richard’ın yaptığı hatalarla diken üstünde tutarken toplum eleştirisini büyük bir ustalıkla yapmış. Tarihçi  Kevin Starr’ın yaptığı “Dönemin sosyolojik olarak en belirgin romanı” nitelemesi boşuna değil. Eser en son 2014 yılında, Counterpoint tarafından Matt Groening’in önsözüyle yeniden basıldı. Ayrıca David Lynch’in 90’larda başlayıp sonuçlandırmadığı bir sinema filmi girişimi mevcut. Noir sevenler bu kült esere rastlarsa  kaçırmasın.

Kategori: Kara Dizi
Etiketler:
Karısını Kaybeden Adam
Eric Knight
Ceset
Büyük Uyku
Malta Şahini
Yorumlar


Noir is New Black
September 01, 2018 15:59

Muthis bir yazi Serdar, ellerine, kalemine saglik. Karanlik koseleri mesken tutmana ragmen yazdiklarin cok keyifli, ustelik bilmedigim bircok sey ogrendim, sasirdim. Mesela, Paramaribo'da II. Dunya Savasi sularinda ucak kazasi oldugunu bilirdim de, hayatini kaybedenlerden birinin Lassie'nin yaraticisi oldugunu asla! Lassie demisken, Eric Knight'in bize surekli bir seyler anlatmaya calistigi Lassie'nin o naif dunyasinin yaninda rulet ve gansgterlerle dolu apayri bir yeri ayni ustalikla kurgulamasina hayran oldum. Ayni sekilde Ahmet Halit Kitabevi'ne de. Kimbilir kesfedilmeyi bekleyen daha nice hazineler vardir kutuphanelerde, sahaflarda.


September 02, 2018 01:33

Surinam'ı görünce yüzümde salakça bir gülümseme olmuştu. Süpriz olsun diye bahsetmedim. Bir yerden polisiye bağlantısı oluyor demek ki... Atayizler bunu da açıklasın!


Karac'oğlan
September 04, 2018 18:01

Çok güzel yazı olmuş. Tebrikler


Yorum yaz
mode_edit

İLGİLİ KİTAPLAR

Nopic Nopic Nopic

İLGİLİ YAZARLAR

Nopic