menu

DİSİPLİNLER ARASI SÖYLEŞİ - KISIM 2 - Bilimkurgu, Fantezi ve Polisiye Üzerine

Yazan: Ekin Açıkgöz
Yayın Tarihi: August 31, 2018 22:31

DİSİPLİNLER ARASI SÖYLEŞİ

(Türkiye Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması Organizatörleri

Koray ÖZER ve Özgür TACER ile söyleşimizdir.)

 

 KISIM 2 – Bilimkurgu, Fantezi ve Polisiye Üzerine

 

EKİN

:

Biraz da söyleşimizin başlığına yaraşır şekilde türleri konuşalım…

Bilimkurgu nedir?

KORAY

:

Bilimkurgu kurulmuş mantıklı evrenlerde oturan kötü kiracıdır.

ÖZGÜR

:

Bilimkurgu ‘olabilirlik’ zemininde dolaşan bir türdür. Her ne kadar ‘olmayan’ın edebiyatı olsa da; bilindik gerçekliğin tanım kümesinden çok uzağa düşmez. Sıklıkla bilimsellik kaygısı taşır ya da gelecek tasarımıyla iştigal eder.

Aslında geleceğe dair olmak şart değildir. Bilimsellik de her zaman olmayabilir. Ama içerdiği fikirler açıklanabilir, anlamlandırılabilir ve gerçek hayata dair temel varsayımlara (fizik kuralları, insan doğası vb.) dayandırılabilir olmalıdır. Ortak olan, bilişsel olmaktır.

Bilimkurgu kuramcısı Darko Suvin ‘novum’ diyor buna; hiç olmamışçasına yeni manasında… Uzaylılar mı saldırdı? Aha sana novum. Nükleer savaş mı çıktı? Al novum. Beyin gücümüzü kullanıp telekineziye mi başladık? Al yine novum.

KORAY

:

Bilimkurgu, ‘mantıksever’ ve ‘bilim-tanır’dır. Bilim ve mantık zaman zaman ortadan kalkıyorsa bile zamanı gelince öyküye dönmelidir. Aksi takdirde, yapıt bilimkurgudan uzaklaşır.

Bilimkurgu, zaman/mekân ve yaşanan bela dolayısıyla mesafeli ve soğuktur. Burada konu ve yazarın biçemi de önemli tabii. İnsan ruhuyla bilimkurgu yazmak için masa başından kalkmak gerek. 

EKİN

:

Fantezi?

KORAY

:

Fantezi sıcaktır, çünkü masalsıdır. İçimizdeki çocuğa hitap eder, masallar açığımızdan bizi vurur: “Annemi arıyorum amca, gördünüz mü?” “Ya, cennet gibi bir yerde yaşıyordum. Ekmek elden su göldendi, o zaman daha doğmamıştım. O cennet nerede?”

Fantezi pervasızdır, kural koymaya bile ihtiyaç duymaz. Belirsizlik çoktur. Okuyucuyu kabule zorlar, onu uğraştırmaz.

ÖZGÜR

:

Sevgili Bülent Somay'ın çok güzel ifadesiyle: “Fantazyaya girerken inanmama ceketinizi portmantoya asıp girersiniz.”

Fantastik akla ziyandır. Fizik, kimya, biyoloji, bitmiştir. Bu dünyanın kuralları ve varsayımları yürürlükte değildir. Bir yüzük diğerlerine hükmeder. Bir gardırobun içi başka bir dünyaya açılır. Bazı çocuklar ejderhalardan doğmadır.

Tabii bu demek değildir ki fantazya tüm kurallardan azadedir: Fantazyanın da kuralları vardır; olmaz mı... Ama kendine özgüdür o kurallar. Narnia'nın kuralları Orta Dünya'da geçmez. Hogwarts'tan aldığın diplomanın Waterdeep'te denkliği yoktur. Büyü, sihir dediğin şey bile her kitapta aynı değildir. Zaman Çarkı'nın büyü sistemi Elenium'dan, Lankhmar'ın sihir mantığı Yerdeniz'inkinden farklıdır.

Her birinin kendi içinde bir tutarlılığı, sistematiği, özgünlüğü vardır. Bilimselliği olmasa da muhakkak bir rasyonalitesi olur.

Zaten fanteziyle ilgili en büyük yanılgılardan biri gerçekdışılık iddiasıdır. Fantezi, gerçekliğe bir tür atıftır, ama farklı düzlemden.

EKİN

:

Fantezide kural var mıdır, yok mudur? Özgür, sen her fantazyanın kendi iç mevzuatı olduğundan bahsediyorsun. Koray ise fantezinin kural koymaya ihtiyacı olmadığını söyledi.

Her fantezinin mutlaka kendi çerçevesi var mıdır? İnsan beyni hiç kuralsızlığı kabul eder mi? Tamamen bilinç akışı metodolojisi ile fantezi olur mu? Sylvia Plath fantezi yazacak olsaydı daha mı erken intihar ederdi?!? Aklımda deli sorular...

KORAY

:

Bir dakika! Kaos’un bile kuralı var. Öyleyse, her türün ve o türle ortaya konmuş yapıtın da kuralı vardır.

Neden edebiyata kâğıt üzerinde oynanmış oyunlar gözüyle bakmayayım? Aynı oyundaki gibi, kurallar başta konur: Canavar yılda bir kere ortaya çıkar, kahraman iyi ok atıcısıdır, Anka Kuşu uzun uçar ve yük taşıyabilir. Ama Anka Kuşu ağzından ateş çıkaramaz.

Anlatmak istediğim kuralsızlık değil. İster bilimkurgu olsun, ister fantezi; kurallar yapıtın başında konur ve bütün yapıtın içinde bu kurallara uyulur.

ÖZGÜR

:

Ben de fantazyanın iç kuralları derken, elbette ‘Kamu İhale Kanunu’ndan bahsetmiyorum. (Aslında, ‘KİK’ de bazı açılardan fantastik bir metin, ama konumuz bu değil.)

Fantazyanın ayırt edici unsurlarından biri olan sihri ele alalım: İnsanın doğal kapasitesini aşan güçler ve yetenekler – eğer bilimsel yöntemle açıklanamıyorsa – sihirdir. Peki, sihir sınırsız bir güç müdür? Eğer büyücüler her istediklerini yapabilseydi; iyi ve kötünün savaşı çok kısa sürerdi. Gandalf, yüzüğü bozuk para gibi atıverirdi Hüküm Dağı’nın ateşine. Ya da Melnibone’lu Elric yattığı yerden uzaktan kumandalı kılıcıyla düşmanlarını ot gibi biçiverirdi. Ya da Thomas Covenant, gerçek dünyayı terk ettiğinde ilk iş cüzzamlı suratını iyileştirir, oldu olacak hokka gibi de bir burun kondururdu yüzüne…

Güç dengesi olmazsa ne serüven kalır ne de yol hikâyesi… Bu nedenle fantazyalar da sınırlanmışlıktan nasibini alır.

Belirsizlik konusunda ise Koray’ın haklı olduğu yan şu: Fantazya, okuyucunun kafasındaki her soruya cevap vermekle uğraşmaz. Çok soru soran okuyucuya kibarca kapıyı gösterir. Okuyucu da şapkasını alır çıkar; bilimkurgu, polisiye falan okur.  

KORAY

:

Fantezinin kuralları bilime uygun değil; kaynağını inançtan veya söylencelerden alır. Bu kurallar kanıtlanmak zorunda da değildir. Okuyucuya “Kurallar bunlar; ister inan, ister inanma…” denir.

Yazar biraz masalsı yanıyla oyun oynuyordur, biraz ‘hayır’ diyemediklerine kural koyarak ‘hayır’ diyordur. Kural sonradan esneyebilir, ama bu durumda okuyucu ile yazar arasında yapılan gizli ‘kandırma anlaşması’ bozulmuş olur.

Bilinç akışına gelince; onun da kuralları var ve öyle ince kurallar ki bunlar, sadece edebiyatla yoğrulmuşların yakalayabileceği metinler ortaya çıkartıyorlar. O kitaplar bizdeki yayınevlerine teslim edilseydi; yüzde doksan beşinin basım şansı olmazdı. Güle güle Joyce, güle güle Faulkner… Biraz daha betimleme yapın, yazarlık kursuna gidin.   

ÖZGÜR

:

Sylvia Plath’a gelince: Keşke fantezi yazsaydı diyemem, ama keşke o kompleksli kılkuyruk Ted Hughes ile evlenmeseydi derim.  

KORAY

:

Sylvia Plath fantezi yazmazdı bence. O, sıfır ile bir arasında yazmış; iki, üç, dört ve ötesiyle ilgilenmemiş. Oysa doğal sayılar, gerçek sayılar ve sanal sayılar da var. Bu sayıları da fantezisyen ve bilimkurgucular görebiliyorlar. Neticede bilimkurgu da, fantezi de tıkanmış boruları açar, kilitli kapıları kırar.

EKİN

:

Anladık ki; bilimkurgu bilişselliğin üzerine inşa oluyorken, fantezi bilişsel doğrulanma endişesinden çok uzak… Neden ikisi sürekli birlikte anılıyor? İkisi de alternatif dünyalar sundukları için mi? Yoksa “ikisini de aynı insanlar okuyor” gibi yüzeysel bir istatistik mi yapalım?

ÖZGÜR

:

“İkisini de aynı insanlar okuyor” genellemesi yanlış değil. Bunun sebebi basit: Gerçekçi olanın dışına çıkmak, bu tür okuyucu için ihtiyaçtır. Okuyucu bu ihtiyacını gidermek istediğinde ayağı ya bilimkurguya, ya fantazyaya basar.

İki türün birbiriyle fena halde kaynaştığı örnekler de vardır, Yıldız Savaşları gibi. Ben fanteziye yakın görürüm, ama tartışılır…

Tüm bu külliyat kategorik olarak bir yerlere yerleşebilir; ama bana göre ayrım yapmadan hepsini sevmek gerekir.

EKİN

:

Bilimkurgu candır, fantezi de ruhun gıdasıdır. Eyvallah.

Ya polisiye? Ne kadar yakınsınız türe? Ortaokulda okuduğunuz ‘Beş Küçük Domuz’dan sonra devamı geldi mi?

ÖZGÜR

:

Ben şahsen ‘Beş Küçük Domuz’dan ‘On Küçük Zenci’ye kadar ilerleyebildim. Polisiyeyi heyecan verici bulmakla beraber; fazla gerçekçi/doğalcı görerek zaman içinde uzaklaştım.

Bir de zekice yazılmış polisiyelerin insanı aptal yerine koyan bir yanı vardır ya; dikkatini olağan şüpheliler üzerine doğrultup son anda en olmadık kişiyi katil diye koyar önüne... Hep yenilmiş hissederim. Yazar zekâsıyla okuyucuyu alt eder; İngilizcede ‘outsmart’ dediklerinden... Elbette, polisiye okuyucusu açısından işin zevki orada. Suçluyu ebeleme ihtimali, okuyucu için motivasyon oluyor. Lakin benim bu açıdan güçlü bir motivasyonum olmadı hiç.

KORAY

:

Polisiye biraz oyun gibi: Suç işleyen, suç, polis, soruşturma, yakalama gibi temel süreçler var. Okumaya başlayınca, sırasını bekleyen tiyatro oyuncuları gibi okuyucunun zihnindeki sahneye birer birer çıkıp iniyorlar. Yazar da okuyucuyu şaşırtmak için elinden geleni yapıyor. Beklenen bir şaşırtma!

Ben polisiyenin öğretici olanını seviyorum; “Gülün Adı” gibi.

ÖZGÜR

:

Bir de şu var: TRT kuşağıyız biz. Televizyonda çok iyi polisiyeler olurdu. Cinayet Dosyası (Murder She Wrote), Arthur Conan Doyle uyarlamaları… Şimdi bile canım polisiye çektiğinde ekrana yöneliyorum.

Oysa bilimkurgu veya fantezinin sinema/televizyon temsili hem teknik, hem popülerlik açısından sınırlı. Eskiden daha da fenaydı. En fazla sabun köpüğü uzay operaları çekilirdi. Asimov'un ‘İmparatorluk’ serisini bekle ki çeksinler; mecbur okuyacaksın...

KORAY

:

Hayatı gittikçe hızla yaşayan insanlar olarak hareketin çok olduğu yapıtlarla daha fazla ilgilenmeye eğilimliyiz. Aksiyon sineması genellikle polisiye, fantastik, bilimkurgu üçlemesi veya çeşitlemeleriyle karşımıza çıkıyor. Olayın ‘neden’ olduğunu değil de, ‘nasıl’ olduğunu izlemek bizi fazla yormuyor. Bu üç tür de ‘nasıl’ı göstermeye çok uygun. Kuşkusuz içinde ‘neden’ sorusunun yanıtını taşıyan yapıtlar daha kalıcı oluyor.

EKİN

:

Hal böyleyse; bilimkurgu, fantezi ve polisiye birbirlerine yakın türler mi oluyorlar?

ÖZGÜR

:

Bilimkurgu, fantezi ve polisiye; ana akım edebiyat elitizmi tarafından dışlanmışlıkta ortaklaşmışlardır. (Yüksek edebiyat tarafından akredite görülen büyük polisiyeleri saymıyorum; ki sayıları çok değildir.) 20. yüzyıl boyunca bilimkurgular, fanteziler, polisiyeler ve gotikler, kitapçıların ‘1 Dolarlıklar’ sepetinde bir arada durdular. Haliyle okuyucuları da birbiriyle yakınlaştı.

Edebiyattaki gelişimine bakarsak da fanteziyle polisiyenin gotik edebiyat şemsiyesinin altına beraber girdiklerini görürüz. Birbirlerine çok da yakışırlar. (Ya da Poe onları çok güzel yakıştırıyordu…)

Hâlâ da kitapçılarda polisiye, korku ve bilimkurgu/fantezi raflarını birbirine yakın görürsünüz.

KORAY

:

Yakın olmaya zorunlular. Zaten kaç tür var ki...

ÖZGÜR

:

Ben bu türlerin aralarında kategorik bir yakınlık olduğunu düşünmüyorum. Çünkü polisiye kurmacası gerçekçi ve doğalcıdır, bildiğimiz dünyanın sınırlarını zorlamaz. Bu nedenle polisiye yapısal olarak bilimkurgu ve fanteziden köklü biçimde ayrılıyor.

Polisiye ile bilimkurguyu ortaklaştıran şey, her ikisinin de yoğun biçimde zekâya hitap etmesi. Polisiye, okuyucudan zihinsel katılım bekler. Her suç bulmacadır. Bilimkurgu bu katılımı daha düşük düzeyde bekler, yine de tür olarak zihin uyarıcıdır.

Okuduğum en iyi bilimkurguların bazılarında güçlü bir polisiye kurgu olduğundan bahsedebilirim. İlk aklıma gelen Asimov'un ‘Çelik Mağaralar’ı. Alfred Bester'in ‘Yıkıma Giden Adam’ı aklımızdan geçen her şeyin zihin okuyucular tarafından algılandığı bir gelecekte nasıl cinayet işleneceğini ele alır. Philip K. Dick ise ‘Azınlık Raporu’nda aynı meseleye farklı açıdan yaklaşır. Gerçek şu ki; bilimkurgunun yanına polisiye katarsanız tadından yenmez...         

KORAY

:

Bir yapıt aynı anda hem bilimkurgu hem polisiye veya hem fantezi hem polisiye olabilir. Oysa bir yapıt aynı anda hem bilimkurgu hem de fantezi olamaz. Fantezi girdi miydi, oradan bilimkurgu çıkar. Bilimsel bakışla bilimsel olmayan bakışı yan yana yaşatmak olası değil. Taraf tutmak gerekiyor.

EKİN

:

Haydaa… Koray, bir yapıtın hem bilimkurgu hem de fantezi olamayacağını söylüyorsun. Özgür az önce Yıldız Savaşları örneğini vermemiş miydi?

Polisiye forumlarında bitmek bilmeyen bir " ‘Suç ve Ceza’ polisiye midir?" tartışması vardır. (Ki bence değildir.) Onu hatırladım aniden.

Yıldız Savaşları bilimkurgu mudur, değil midir? Fantezi midir, değil midir? Buyur buradan ışınla.

ÖZGÜR

:

Koray orada haklı, aynı anda hem bilimkurgu hem fantezi olmaz.

Ama bir yapıtın illa bilimkurgu mu yoksa fantezi mi olduğuna karar vermek zorunda değiliz. Bu tür edebiyatta taksonomi tartışmak her zaman gerekli ve verimli bir uğraş değildir.

Yıldız Savaşları örneğini verdim çünkü orada şaşırtmaca var: İleri teknolojiyle donanmış bir galaksi var; fakat arkada hafif dinsel/ezoterik bir inanç sistemi de hüküm sürüyor. ‘Güç’ akılla kavranabilir, bilimle açıklanabilir bir şey gibi durmuyor; dahası bilim, karşısında değer kaybına uğruyor. Bence George Lucas bu tartışmaya filmin ilk saniyesinde nokta koyuyor: Yazılar kayarken “Uzun zaman önce, çok uzak bir galakside…” diyerek “burada bilimkurgu aramayın” mesajını veriyor bize. 

KORAY

:

Bana kalırsa, bir tür kalıbına sokulan her yapıt biraz kaybediyor, sınırlanıyor. Bazı yapıtlar pek çok türün özelliklerini barındırabilir. Bunun zenginlik olduğunu düşünüyorum.

Biz burada ideali konuşuyoruz. “Ben ille de fantastik bilimkurgu yapacağım” diyen yazar varsa buyursun yapsın; biz de öğrenelim.  

EKİN

:

Gelelim okurlara… Okurlar neden bu türleri yeğliyor? Bir şeyler mi arıyoruz? Yoksa tersine bir şeylerden mi kaçıyoruz? ‘Kaçış edebiyatı’ mı bunlar?

Ursula Le Guin'ın türe ‘kaçış edebiyatı’ yaftası yapıştırılmasına muhalif açıklamaları malumumuz. Şu alıntıyı hatırlayalım: "Sahte gerçekçilik zamanımızın kaçış edebiyatıdır. Ve belki de, kaçış eserlerinin en büyüğü, gerçek dışılığın başyapıtı olan günlük borsa bültenidir." (Borsamızı tenzih ederim.)

ÖZGÜR

:

Açıkçası ‘kaçış edebiyatı’ meselesi, üzerinde tartışmaya değer bir konu olmaktan çıktı. Bu sönümlenmiş önermeyi ciddiye alarak uzun uzadıya cevap vermek yersiz.

EKİN

:

Peki, biz okurken ‘kaçıyor’ muyuz? Ötesi; bu utanılası bir şey mi? Ben de ofisteki gergin atışmalardan, sosyal hayattaki itişmelerden ve çocuklarımla ilgili obsesif endişelerden soyutlanmak için kitaplara sarılıyorum?

Özgür seninle, ikimizin de can sıkıcı memurlar olduğu zamanlardan beri tanışırız. Dikkat ettin mi ne kadar çok can sıkıcı arkadaşımız bizim gibi bu işlere gönül verdi? Bu, hepimizin bir şeylerden kaçarken bilimkurguya, fanteziye veya polisiyeye sığındığına delalet midir?

Ünlü ortaçağ keşişi ve yazar büyüğümüz Thomas a Kempis'e atfedilen meşhur sözü hatırlayalım: "Her yerde erinç aradım, ama hiçbir yerde bulamadım; bir kitapla çekildiğim o köşeden başka…"

ÖZGÜR

:

Aşk olsun; biz ne zaman can sıkıcı olduk? Sıkıcı bulduklarımız nezdinde sıkıcı olmuş olabiliriz ama ‘ayrık otu’ olmak da böyle bir şey…

Gerçeküstüyle ilgilenmenin, kendine hayal dünyası kurmanın bu kadar yabancılaştırıcı olması, bana hep tuhaf gelmiştir. Herkes TV’de belli programları izliyor, spor kulüplerini tutuyor, genel geçer şeyler okuyor (eğer okuyorsa), alışveriş yaparak mutlu oluyor, sadece çocuğu için yaşıyor ve bunlar normal ilan ediliyor. Bu kurgunun dışında duran bizler ise - ki dediğin gibi az da değiliz - bir şeylerden kaçıyor görünüyoruz.

Bence bu ‘kaçma’ söylemi sorunlu. Herkes bir şeyden kaçıyor, zihnini boşaltıyor, deşarj oluyor, ruhunu arındırıyor - artık adını ne koyarsan... Pavyona gitmek, sosyal medyaya kaptırmak, seyahate çıkmak, kaa’veye takılmak, yoga yapmak, sarhoş olmak, zikir çekmek… Bunların hiçbirisi ‘kaçış’ değil de bilimkurgu mu ‘kaçış’? Gerçekliğin bir adım ötesine çıkmak ‘kaçış’ değil, ‘arayış’ değil, sadece bir ‘tercih’ olamıyor mu?

KORAY

:

Özgür’ün bu yanıtı üzerine başka ne denir? Terliksi hayvan desem… Canlı, örneğin terliksi hayvan, asitli ortamdan kaçar, bazik ortamı sever. Biz de yaşamda ya kaçarız ya saldırırız (durmak da bir tür kaçmaktır). Kaçmak temel iki davranışımızdan biridir. Kaçtıktan sonra dinlenir ve gerekirse saldırırız. Dolayısıyla kaçmak kötü bir şey değil. İnsan belli durumlar altında kendini ifade edecek, ileti verecek ve alacak belli edebi türler geliştirmiş. Bu dünyada herkesin Görecelik Teorisi ile uğraşması gerekmiyor. Bazıları da polisiye, bilimkurgu veya fantastik okuyacak.

Şu erinç konusu ise hangi hayatı yaşadığımızla ilgili bir şey. Thomas Kempis’in günde kaç kez dua etmek zorunda olduğunu biliyor muyuz? Yemeğini kaç kişiyle yediğini? Nasıl bir tuvalette hacet giderdiğini? Bildiğimiz tek şey, bu keşişlerin her işi ortak/imeceyle yaptıkları. O meşhur ‘köşe’ye kitaplı veya kitapsız çekilmek büyük lüks olmalıydı o devirlerde.

Kuşkusuz kitaplar insanın hayatını değiştirmesi ve zenginleştirmesi için var. Öyleyse…

EKİN

:

Bilimkurgu ve fantezi, insan hayatında bir şeyleri değiştirebilir mi? Göründüklerinden daha ‘derin’ türler mi bunlar? Bilimkurgu veya fantezinin alternatif evrenler üzerinden mevcudun eleştirisini yaptığı savına katılıyor musunuz?

ÖZGÜR

:

Bak, bu ‘mevcudun eleştirisi’ konusu önemli!

Darko Suvin, Bertold Brech’ten ödünç aldığı bazı kavramlarla şöyle açıklıyor: Egemen düzende eşitsizlik, adaletsizlik, sömürü o kadar burnumuzun dibinde yaşanıyor ki; bir tür hipermetropiye tutulup göremiyoruz. Balığın içinde yüzdüğü suyun farkında olmaması gibi. Brecht ne yapıyor? Uzak, yabancı, alışılmadık olana odaklanıyor. “Ne tuhaf şey! Bizde olmaz böylesi…” dedirtiyor. Sonra birden tuhaf ve alışılmadık olanın burnumuzun dibinde yaşandığı gerçeğiyle bizi yüz yüze bırakıyor.

Bilimkurgucular da sıklıkla bunu yapar.

Robert Sheckley’nin bir kısa öyküsü var: Dünyalılar yabancı bir gezegene iniyor. Gezegende bilinç sahibi, uzun kuyruklu, peltemsi yaratıklar yaşıyor. Kültür, dil, ahlak bambaşka… Bu gezegende erkekler dişilerini öldürüp yiyorlar. Hatta birbirlerinin eşlerini öldürmeyi nezaket sayıyorlar! Derken iki türün temsilcileri karşı karşıya geliyor. Kompliman yapmak isteyen peltemsi yaratıklar, iyi niyet göstermek adına insan dişisini öldürüveriyorlar! Tabii bu ‘jesti’ yanlış anlayan insanlar da silahlarına sarılıyor…

Dişiyi öldürüp yemek ne kadar irkiltici, değil mi? Bizde kat’a olmayacak bir şey… mi acaba? Türk televizyonunda iki karısını arka arkaya öldürüp, hapse girip çıkan adam, evlilik programına katılıp üçüncü kez evlenmeye kalkmadı mı? Bu garabeti ekranda izleyen kitlenin ne kadarı durumu yadırgadı?

İşte Suvin’in işaret ettiği hipermetropluk bu. Bu yanılsamanın bozulmasına da ‘yadırgatma’ (estrangement) diyor. Suvin’e göre ‘yadırgatma’ bilimkurgunun işlevlerinden biridir. Bu çerçeveden bakınca bilimkurgu ile fantazyanın ne kadar politik olabileceğini görüyoruz.

EKİN

:

İyi de, edebiyat illa politik/sosyal mesaj kaygısı mı taşımalıdır?

KORAY

:

Eğer kendimize yazar diyorsak, bir dünya/Megara görüşümüz olmalı. Bu dünya görüşü bize yazacağımız konuda hangi soruna, eşitsizliğe, uyumsuzluğa parmak basacağımızı da söyler. Aşkı anlatan bir yapıt da temelde politiktir. Her konu, bunun üzerine bina edilir. Eğer bir dünya görüşünüz varsa, zaten ileti/mesaj verme gereksinimi duymazsınız.

Mesaj verme kaygısı, dünya görüşü olmadığında ortaya çıkar. Mesaj öğüttür, ebeveyni anımsatır. Mesaj, bir cins edebi yol bulamamışlıktır.

EKİN

:

Oysa Özgür’ün az önce adını andığı ‘yüksek edebiyat elitizmi’ bizim okuyup yazdıklarımızı ‘edebiyat’ olarak dahi görmüyor.

‘1 Dolarlıklar’ sepetine polisiye, korku, bilimkurgu ve fanteziyi üst üste istifliyor; sonra da bunlara ‘edebiyatın veledizinaları’ yaftasını yapıştırıyorlar. Bu türler gerçekten küçümsendikleri kadar ‘düşük’ mü? 

ÖZGÜR

:

Haşa! Bilimkurgu, fantezi ve polisiye üzerinde algı oyunları oynandı!

Tabii o dönemler ‘yüksek edebiyat’/’düşük edebiyat’ ayrımcılığının cari olduğu dönemler; gerçekçi roman haricindeki türler rüştünü ispatlayamıyor. Üstenci bir yaklaşımla sergilenen bu dışlayıcı tavır, uzun süre edebiyat anlayışına hâkim oluyor.

Fakat ticari kaygıyla yazılmış düşük nitelikli yapıtların etkisi de yadsınamaz. ‘Arkası yarın’ yaklaşımıyla tefrika halinde basılan bu ürünler, insanların korku ve endişelerini manipüle ederek kazanç kaygısı güdüyor, edebiyatta kalıcı olmak gibi bir amaç taşımıyorlardı.

KORAY

:

Ben bu soruyu şöyle alıyorum: Niye geneli ilgilendiren aşk, suç, savaş yazılmaz da işin içine okuyucuyu zorlayan başka bilgi, mantık ve yadırgatma katmanları döşenir? Merak, sıkılma, gelecek korkusu, yeknesaklıktan çıkma, yeni alanlar keşfetme… Hepsi yanıtım, yanıtım hepsi…

EKİN

:

Bilimkurgu ve fantezi okumaya yeni başlayacağız diyelim… Dağılmadan, kaybolmadan ana fikri kapalım istiyoruz. Her ikiniz de bize 10’ar kitaplık birer liste yapar mısınız?

Kurallar:

a)    Klasik mutlaka olsun,

b)    Çağdaş mutlaka olsun,

c)    Türk yazar mutlaka olsun,

d)    Farklı ekolleri deneyimleyebilelim.

ÖZGÜR

:

Bende en çok iz bırakan yazarlar Tolkien, LeGuin, Ray Bradbury, Robert Sheckley, Stanislaw Lem ve Philip K.Dick olmuştur. James S.A. Corey, China Mieville ve Patrick Rothfuss ise son dönem favorilerim.

Naçizane listem de şöyle:

1.    Işık Tanrısı – Roger Zelazny

2.    Mülksüzler – Ursula LeGuin

3.    Rüzgârın Adı – Patrick Rothfuss

4.    Otostopçunun Galaksi Rehberi – Douglas Adams

5.    Muska – Sadık Yemni

6.    Mars Yıllıkları – Ray Bradbury

7.    Biz – Yevgeny Zamyatin

8.    Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

9.    Amerikan Tanrıları – Neil Gaiman

10.  Solaris – Stanislaw Lem

KORAY

:

Bu da benim listem:

1.    Olağanüstü Öyküler - Edgar Allan Poe

2.    1984 ve/veya Hayvan Çiftliği - George Orwell

3.    2001: Bir Uzay Yolu Macerası - Arthur C. Clarke

4.    Geleceğin Çehresi - Arthur C. Clarke

(Bu kitap popüler bilimsel bir kitap. Eski ama Clark’ın ilgilendiği konuları ve çözümleri göstermesi açısından ilginç.)

5.    Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams

6.    Usta ile Margarita - Mikhail Bulgakov

7.    Fırtına - Orhan Duru

8.    Hayal Et Hikâyeleri - Murat Başekim

9.    Geceyle Gelen – Aşkın Güngör

10. Seyahatnameler - Marco Polo / Evliya Çelebi vs.

(Seyahatnameler geçmişe yolculuk yaptıran bilimkurgu ve fantezi kitapları.)

11. Gideceğiniz üç sahaftan birinde mutlaka bulacağınız ‘o’ bilimkurgu kitabı. (Genellikle sizinle ilgilenmeyenin dükkânından çıkar.)

EKİN

:

Sizinle tartışmak, tıkanmış boruları ve kilitli kapıları açabilir gerçekten. Potasyum hidroksit kıvamındaki bu keyifli sohbet için çok teşekkürler…

Bir ara daha fazlası için devam edelim…

KORAY

:

Ne zaman? Bu ‘fazlası’ da ne?

ÖZGÜR

:

Nasıl? Boşa mı konuştuk biz?!?...

 

 

Gülücükler…

 

Kategori: Söyleşiler
Etiketler:
Edgar Allan Poe
Yevgeni Zamyatin
Neil Gaiman
Mülksüzler
Işık Tanrısı
Otostopçunun Galaksi Rehberi
Muska
Mars Yıllıkları
Solaris
2001: Uzay Yolu Macerası

Yorum yaz
mode_edit

İLGİLİ KİTAPLAR

Nopic Nopic Nopic Nopic Nopic Nopic Nopic Nopic

İLGİLİ YAZARLAR

Nopic Nopic Nopic