menu

Gencoy Sümer Röportajı

Yazan: Dr Fell
Yayın Tarihi: February 19, 2019 13:47

  •  İlk romanınız Türk Polisiyesine yeni bir renk getirdi, bu türü takip edenlerce de çok başarılı bulundu. Yeni romanınızı merakla bekliyorduk ve yakın zamanda çıktığını öğrendik. Ona gelen ilk tepkileri ve satışını nasıl buldunuz? Bir önceki romanınızdaki karakterleri kullanmaya devam edecek misiniz?

- İkinci romanım Aile Sırrı, 2018’in son günlerinde yayınlandı. Gelen tepkiler olumlu, satışı da gayet iyi gidiyor. Feneryolu Cinayetleri’nin ana karakteri Kerim Ülkü bu romanda yok. Onun yerine, Percule Hoirot adında başka bir dedektif var.  Her iki dedektifi de daha sonraki romanlarımda ve hikayelerimde göreceğinizi umuyorum.

  • (Feneryolu Cinayetleri için) Kitabınızın bu kadar kısa sürede ikinci baskı yapması sizi şaşırttı mı? İlk baskıdaki kapak resmi ikinci baskıda neden değişti? Okurlardan gelen geri dönüşlerin bu değişimde rolü var mı?

- Feneryolu Cinayetleri’nin kısa sürede ikinci baskısını yapması beni şaşırttı diyemem. Ne yazdığımı biliyor ve kitabıma güveniyordum. Kitabı yayınlamadan önce, fikirlerine çok değer verdiğim insanlara okutmuş ve son derece olumlu, samimi eleştiriler almıştım. Kapak değişikliği önerisi yayınevinden geldi ben de kabul ettim. Okurlar, ilk baskıdaki kapağa olumsuz bir tepki göstermediler. Aksine, ikinci baskıdan sonra, eski kapağın daha güzel olduğunu belirten mesajlar bile aldım. Ama ben aynı kanıda değilim. Yeni baskının kapağı çok güzel. Özgün bir resim olması, onu daha da değerli kılıyor bence. Feneryolu Cinayetleri’nin ikinci baskısının yanı sıra, Aile Sırrı ve Göl Kıyısındaki Ev’in kapakları da Zeliha Aksoylar’a ait özgün tasarımlar.

  • Bir çok ünlü yazarın karakter yaratırken çevrelerinden ilham aldıkları bilinen bir gerçek, karakterlerinizi yaratırken böyle bir şey yaşadınız mı?

- Bu soruya hem evet hem de hayır diye cevap vereceğim. Çevremdeki demeyeyim de tanıdığım, belleğimde iz bırakmış bazı kişileri, karakterlerimi oluştururken belli derecelerde kullanırım. Ama bunu özellikle yapmam. Yani, tanıdığım insanlar bana ilham vermezler.  Karakterlerim, gerçek  kişilerin bire bir yansıması değildir. Bazı sözler, davranışlar, alışkanlıklar, yaşanmışlıklar gibi onlardan bir şeyler vardır. Ama hepsi o kadar, daha fazlası yoktur. Çoğunu ben uydururum.

  •  Polisiyeye olan ilginiz nasıl başladı? Sizi en etkileyen polisiye roman hangisi? Tür olarak "rahat polisiye" olarak adlandırdığınız "cozy" türüne, yazar olarak da Agatha Christie'ye olan ilginiz aşikar. Bunun dışında hangi alt-türlere,yazarlara ilgi duyuyorsunuz?

- Polisiyeye ilgim sert (hardboiled) dedektif Mike Hammer romanlarıyla başladı. Agatha Christie ile zirveye çıktı. Beni en etkileyen polisiye roman yine Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti olmuştur. İlginç bir şekilde hâlâ da etkilemeye devam ediyor. “Rahat polisiye”, geçen yüzyılın sonlarına doğru Agatha Christie tarzı polisiyenin yeniden yazılmaya başlanması üzerine ortaya çıkan bir tür. Altın Çağ’ın polisiye kurgusuna büyük bir dönüş. Geleneğin başlangıcında Agatha Christie var elbette. Rahat denmesinin başlıca sebebi, seks ve şiddet tasvirlerine yer vermemesinden kaynaklanıyor. Sert polisiye dediğimiz türdeki, kan revan ortamına, argo ve küfüre rahat polisiyede rastlayamazsınız. İleri teknolojiyle karmaşık hale gelen adli tıp yöntemleri ve otopsi ayrıntıları da yer almaz bu tür kurguda. Kanlı cinayet ve işkence sahneleri de yoktur. Bu form, olayları ve karakterleri gerçekçi olarak anlatmanıza engel değildir. Toplumsal konuları ele almanıza da. Ben Feneryolu Cinayetleri’ni yazarken, “cozy” polisiye yazayım diye başlamadım işe. Yazdıklarımın daha sonra bu türe yakın olduğunu gördüm. Sert polisiyeyi de çok severim.Ama sadece okuyucu olarak. Aslında hangi türde yazdığınız önemli değil. Önemli olan, yazdığınız gerçekten bir polisiye roman mı, değil mi, bu önemli. Ve tabii neyi, nasıl yazdığınız.

  • Türkiye’de polisiye türünün diğer roman türlerine nazaran daha yavaş gelişmesini neye bağlıyorsunuz?

- Sadece polisiye değil, Türkiye’de genel olarak popüler edebiyat 1980’lere kadar sınırlı bir gelişme gösterdi. Yazarlar, büyük ölçüde toplumsal meseleleri ele alan romanlar yazdılar. Başka türlü yazanlar, örneğin Esat Mahmut Karakurt, Muazzez Tahsin Berkand, Aka Gündüz gibi yazarların eserleri “ciddi edebiyat” sayılmadı. “Edebiyatımızın en iyi 100 romanı” türünden listelerde bu yazarların kitaplarına bugün bile asla rastlayamazsınız.Yayınevlerinin sayısı azdı, olanların büyük bölümü de iktidarlara muhalif çizgideydiler. Yayıncılık belli bir zihniyetin tekelindeydi. Yeni ve farklı yazarların ortaya çıkmasına elverişli bir ortam yoktu. Kitapların ülke çapındaki satışı dağıtımcıların aracılığıyla değil, bizzat Anadolu’daki kitapçıların İstanbul’a gelip peşin parayla kitap alımlarıyla gerçekleşiyordu. Ve tabii, online satış diye bir şey bilinmiyordu! Bütün bunların yanı sıra, polisiye yazmak isteyenlerin hevesini kıracak başka şeyler de vardı. Örneğin, özel dedektiflik diye bir kurum yoktu. Soruşturma süreci, demokratik değildi. Zanlılar, işkence ve baskıyla işlemedikleri suçu bile itiraf (!) edebiliyorlardı. Polis kurumunun işleyişi söz konusu edildiğinde karşınıza sansür çıkıyordu. Bir de, Türkiye’de planlı ve sofistike cinayetlerin işlenmediği, bu yüzden polisiye roman yazılamadığı söylenir ki, ben bu görüşte değilim.

Bu toplumsal koşullar 1980’lerden sonra biraz değişti. Ama bundan önemlisi kitap ve yayın dünyasında ciddi değişimler oldu. Yayınevleri çoğaldı. Dijital basım makinaları devreye girdi, seri üretim hızlandı. Sadece istanbul’da değil, Anadolu’nun başka şehirlerinde de yayınevleri faaliyete geçti. Yayın dünyasındaki zihniyet tekeli kırıldı. Ve tabii İnternet, herkese yazma ve yazdıklarını başkalarına okutma imkanı getirdi. Online satış, kitabevi sahiplerinin kendi beğenilerine göre kitap satın alma döngüsünü kırdı, okurun talebini belirleyici hale getirdi. 1986’da basılan kitapların sadece %5’i romandı. 2017’de bu oran %16’ya çıktı. Yani kurgu eserlerin arzı oransal ve miktar olarak arttı. Polisiye de bundan nasibini aldı doğal olarak. Arz artışı, yazar sayısında da artışa neden oldu. Yazarlar çoğaldı.  Ama hepsi nitelikli mi, işte orası kuşkulu. Hatta daha net cevap vereyim: Hayır. Polisiye yazan çok, ama iyi polisiye yazan maalesef o kadar çok değil. Aynı durum diğer tür romanlar için de geçerli.

  •  Kitabın sonunda yazılış tarihi 2008 olarak gözüküyor, bu gerçek yazılış tarihi ise neden bu kadar beklendi yayınlanması için?

- Evet, kitabın yazılışı 2008’de bitti. Ancak içime sinmeyen bazı noktalar vardı. Bu noktalar romanın birkaç bölümünü defalarca yeniden yazmama neden oldu. Kitabı mükemmel hale getirmeden yayınlamak istemedim.

  • Yayınevi bulma, kitabı yayınlatma sürecinden bahseder misiniz? Nasıl gelişti?

- Bir arkadaşımın tavsiyesiyle Feneryolu Cinayetleri dosyasını Herdem Kitap Yayın’a gönderdim. Çok kısa bir süre sonra beni arayıp kitabı basmak istediklerini söylediler. Basım konusunda herhangi bir sorunla karşılaşmadım.

  • Nasıl bir süreçle yazıyorsunuz kitaplarınızı? Araştırmalar yapıyor musunuz, önce karakter şemasını mı çıkarıyorsunuz vb.? Yazma sürecine başlamadan önce finali kafanızda kurgulamış oluyor musunuz, yoksa yazarken mi şekilleniyor kurgusu? 

- Araştırma yapmadan yazmak mümkün ama kolay değil. Bazen sadece tek bir kelimeyi yazmak için bile araştırma yapmak gerekebilir. Ben, yazmaya önce hikayenin atmosferiyle başlarım. Bu, neyi, nasıl yazacağıma ilişkin bir fikirdir ve hikayenin rengini oluşturur. Daha sonra olayı zihnimde tasarlar ve kağıda dökerim. Bu aşamada karakterler de ortaya çıkar. Her karakterin biyografisini, özelliklerini ve olaylar içinde üstlendiği rolü  ayrıntılı olarak yazarım. Bundan sonra sıra geçmişteki hikayeyi  yazmaya gelir. Yani cinayeti ve cinayete sebebiyet veren olayları. Bir parantez açıp belirteyim: Polisiye romanda aslında iki ayrı hikaye anlatılır. Biri soruşturmanın hikayesidir. Diğeri ise suçun hikayesi. Soruşturmanın hikayesi kronolojik biçimde ilerler. Suçun hikayesi ise dümdüz anlatılmaz, parça parça anlatılır. Sonunda bu parçalar birleşir ve çözüm ortaya çıkar. İkinci hikayeyi oluştururken ipuçlarını, bunların dedektif tarafından nasıl fark edileceğini, buna karşılık okurdan nasıl gizleneceğini de belirlemiş olurum. Böylece daha romana başlamadan final tam anlamıyla kafamda kurgulanmış bir hale gelir. Yazarken eklemeler, çıkarmalar yaparım ama ana kurgu değişmez.

  • Roman yazmayı mı, hikaye yazmayı mı daha çok seviyorsunuz? İki yazın biçimini polisiye özelinde kıyaslar mısınız?

- İkisi arasında bir ayrım yapmıyorum. Roman yazmak da hikaye yazmak da benim için oldukça keyifli uğraşlar. Aklıma gelen bir fikri en iyi hangi formda anlatacaksam onu tercih ederim genellikle. Polisiye hikayede karakter sayısı azdır.  Gizem de romana kıyasla daha az karmaşıktır ya da hiç karmaşık değildir. Karakter sayısı ve gizemin karmaşıklığı arttıkça hikaye uzar. Bu nedenle polisiye hikayeler genellikle diğer hikayelere göre biraz daha uzun olma eğilimindedirler.

  • Elektronik dergi yayıncılığı da yapan biri olarak; interneti ve sosyal medyayı hayli etkin kullanıyorsunuz. Günümüz yazarları için sizce bu bir zorunluluk mu? Tanıtım için internet dışında başka mecralar da kullanıyor musunuz? İnterneti okuyucuya ulaşmanın ve geri bildirim almanın en kolay yolu olarak mı görüyorsunuz ?

- Günümüzde bir yazarın interneti ve sosyal medyayı kullanmaması bana akıllıca bir davranış olarak görünmüyor. Kimi olumsuz yanlarına rağmen, internet ve sosyal medyanın yazarlara, tanınmaları ve okurlarıyla bağlantı kurmaları açısından büyük fırsatlar yarattığını düşünüyorum. Bundan yirmi yıl önce bir yazar, kitabının beğenilip beğenilmediğini anlamak için, eleştirmenlerin onun hakkında yazmasını beklemek zorundaydı. Bir de okurlardan alacağı mektuplar vardı. Bir dergide yazınız ya da hikayeniz çıktığında, okurların buna tepkisini öğrenmeniz neredeyse imkansızdı. Bugünse, tepkileri anında görme şansına sahibiz. 

Ne kadar aksini düşünsek de basılı medyanın etkisi çok azaldı. Eskiden, bir derginin ya da bir gazete ekinin kapağında yer alan bir kitabın satışı o hafta rekor kırardı. Şimdi ise etkisi neredeyse sıfır. Tabii internette çok sayıda site var. Evvelce, gazete, dergi ve eklerin sayısı üçü beşi geçmezken, internet binlercesini barındırıyor. Okurun/kullanıcının bütün bu yayınları görmesi/okuması mümkün değil. Ama gene de doğru yayın yaparsanız, okunurluğunuzu ve görünürlüğünüzü artırabilir çok sayıda kişiye ulaşabilirsiniz. Yazarların, tanıtım için interneti etkin biçimde kullanmaktan daha kolay ve hızlı başka bir imkana sahip olmadıkları kanısındayım.

Kategori: Söyleşiler
Etiketler:
Feneryolu Cinayetleri
yerli polisiye
rahat polisiye
cozy mystery
Yorumlar


February 20, 2019 16:30

Tebrikler. Güzel bir röportaj olmuş.


Yorum yaz
mode_edit

İLGİLİ KİTAPLAR

Nopic