Kitabı ilk okumaya başladığımda takma isimler, izole ada, kapalı oda vs. derken; yine parodi dahi olamayan kötü bir Agatha Christie taklidiyle (yerlisiyle, yabancısıyla epeyce var, bazıları direkt kopyalama usulüyle üretiliyor, siz de okumuşsunuzdur) karşı karşıyayız dedim. Neredeyse bırakıyordum. (Neyse ki kolay kolay kitap bırakmam.) Derken olaylar bambaşka bir boyuta evrildi ve hiç de On Küçük Zenci taklidi olmayan, gayet komplike kurgulu, çok iyi bir Japon kilitli oda polisiyesi olduğunun farkına vardım. Sonrasında okuma zevkim çok arttı.
Tsukishima Adası, eksantrik mimar Kiyoshi’nin mülküyken, Mavi Köşk Cinayetleri olarak bilinen korkunç bir trajediye sahne olmuştur. Köşkte gerçekleşen gizemli yangından sonra Kiyoshi, eşi Kazue ve köşkün hizmetlisi olan çift, cinayete kurban gitmiş olarak bulunmuştur. Bahçıvan o günden beri kayıptır. Bu olaydan aylar sonra, Polisiye Kulübü üyesi yedi üniversite öğrencisi, ünlü polisiye yazarlarından esinle edinmiş takma isimlerle (Agatha, Poe, Leroux vb.), bir hafta geçirmek üzere adaya gelirler ve adadaki müştemilat olan Ongen Ev’de kalmaya başlarlar. Eksik tabaklar, garip mesajlar ve adada başkalarının varlığına işaret eden tuhaf detaylar ortaya çıkar. İlk ölüm gerçekleştiğinde, artık izole adada bir ölüm kalım oyununun içinde olduklarını anlarlar. Bu arada ana karada olaylar gelişir: Meğerse intihar eden polisiye kulübünün eski üyesi Chiori, eksantrik mimar Kiyoshi’nin kızıymış. Kulübün bir diğer eski üyesi Kawaminami isimsiz bir mektup alınca, Chiori’nin amcasının arkadaşı olan Shimada ile araştırmalara başlar. Böylece adaya yapılan gezinin masum bir tatil değil, kasıtlı ve karanlık bir planın parçası olabileceği anlaşılır.
Ongen Ev Cinayetleri, modern Japon polisiyesinde 'honkaku' (geleneksel mantık bulmacası) akımını canlandıran eser olarak kabul ediliyormuş. Mimariye dayalı kurgu, çift zaman çizgisi kullanımı, adil ipuçları, izole mekân atmosferi, Agatha Christie’ye ve diğer altın çağ yazarlarına yapılan bilinçli göndermeler… Listenize ekleyin.
(Ancak çeviride sürekli ve ciddi Türkçe hataları var, okuma zevkini azaltıyor. Söylemedi olmasın.)
Kocası Gabriel ile harika bir evliliği varmış gibi görünen ünlü ressam Alicia bir gün sandalyeye bağlanmış ve defalarca ateş edilerek öldürülmüş kocasının başında kanlar içinde dikilirken bulunur. O günden sonra da konuşmayı bırakır. Grove isimli bir psikiyatri hastanesine yatırılır. Alicia’nın vakasını bir nevi takıntı haline getiren psikoterapist kahramanımız Theo Faber, kadının neden konuşmadığını çözmek için Grove’da çalışmaya başlar. Elbette burada kalmaz ve ‘bir yerlerde bir travma olmalı’ diyerek kadının geçmişini de yetkisizce araştırmaya başlar. Kendi eşiyle de problemleri olduğu için Alicia ile birlikte Theo’nun da psikolojisi bizim için mesele haline gelecektir. Peki Gabriel’i gerçekten Alicia mı öldürmüştür, yoksa Alicia aslında suçsuz mudur?
Alicia’nın neden konuşmadığıyla ilgili gayet iyi bir ‘twist’ içeriyor bu roman. Sosyal medyada “Ay ben ne olduğunu kitabın yarısında anladım,” diyenler gördüm, şaşırdım. Vallahi bravo, ben hiç anlamadım, sonunu da beğendim.
Trendeki Kız ve Kayıp Kız gibi metropol sakinlerinin evlilik buhranlarından yola çıkan cinai gerilimler, polisiyede yeni bir alt tür oluşturuyor. Bu kitabı da oraya koyabiliriz.
Psikiyatri hastanesinde Alicia ile husumeti olan saldırgan ve sıkıntılı hastanın Elif isminde bir Türk kızı olduğunu da dip not olarak düşeyim.
İlk bölümden itibaren sürükleyici, merak ettirici, kaliteli bir polisiye. Ben çok beğendim. 2019’dan bu yana halen filme uyarlanmamış olması şaşırtıcı. Brad Pitt’in yapım stüdyosu bir uyarlama üzerinde çalışıyormuş diye bir rivayet var. Bakalım.
Merhaba, yorumum silinmiş, size hiç yakıştıramadım.
Bu kitabın kapağı, basbayağı Oğlak'ın daha önce yayımlanan "Seni Kurtaracağım" kitabının kapağının aynısı! Çok ayıp.
Yaprak Öz'ün son romanı "Tılsımlı Tebessüm"de karakter Mavi Işıklar konserine, Moda Sineması'nda gidiyor. Kurgu bir metin de olsa tarihi detaylar veriliyorsa kendi içinde tutarlı ve gerçekçi sunulmalı. Yeterli araştırmalar yapılmalı. Yazar yapamıyorsa bile editör yapmalı! O mekanda bir Mavi Işıklar konseri olsaydı sinemanın adı Kafkas olmalıydı çünkü sinema bu isimle orada 1969'da açıldı.
louise penny ile birlikte polisiye roman evrenime pastoral ve hümanist bir renk geldi, çok sevdim. ingilizce okuyabiliyorum ama herşeyi anlayabildiğimi söyleyemem : ) özellikle romanları türkçe çevirilerinden okumayı seviyorum, son iki romanının çevrilmesiyle ilgili bir gelişme olursa haber edin olur mu, çok sıkı takip edemiyorum çünkü . iyi günler dilerim...
The Grey Wolf (2024), The Black Wolf (2025)