Bu kitap 2022 Kristal Kelepçe ödüllerinde 'ilk polisiye roman' dalında teşvik ödülü almıştır.
Şizofreni hastası Ogün bir suç e-postası alır ve kendi internet haber sitesinde anonim bir ihbarmış gibi yayınlar. Sonra cinayetler başlar. Polis kahramanlarımız Alpay ve Atalay da olaya dahil olurlar. İş büyük bir vakfın dahil olduğu bir komploya bağlanır.
(+) Karakterler iyi işlenmişti. Hem Ogün hem de polis karakterler aklımda en çok yer eden öğeler oldular. Karakterlerin davranışları beni (pek çok kitapta oluyor) rahatsız etmedi. Sadece Jale ve Mehmet (büyük komplonun parçaları olan karakterler) biraz yapaydılar.
(+) Kurgu yerli yerine oturuyordu.
(-) Vakıf ne sevkiyatı yapıyormuş, onu da anlasaydık iyiydi.
(-) Ogün'ün şizofrenisinin konuya bir katkısı olmadığı kanaatindeyim.
(+) Keyifle okunduğunu düşünüyorum.
Bu kitap 2022 Kristal Kelepçe adaylarındandır.
Ekosistemi metropol kafeleri olan bir hanım kızımız komiser olmuş; tüm gün saçında, makyajında... Memurlarını peşinden caz çalan ve soğan halkası satan kafelere sürüklüyor. Her öğlen orada yemek yiyormuş polisler. Hanım kızımız astına diyor ki, "Bana özel hayatımda ismimle hitap et!" Bir an Şikago'dayız zannettim. Astı evine geldiğinde, banyo havlusuna sarınarak çıplak şekilde kapı açıyor. İşte orada "Oha!" nidası ağzımdan kaçtı :)
Hep gerçekçi karakter mi okuyacağız, biraz da böyle 'olmasını düşlediğimiz' liberal karakterleri okuyalım, diyebilirsiniz. Okey canlar. Peki, ana karakterin olayın çözümüne katkısının olmamasını ne yapacağız? Memura, adli tıpçıya, "Ne buldunuz?" diye sormaktan ve makyajını tazelemekten öte bir aksiyonu olmayan 'sleuth' da olmaz ki yani :)
Konu yaratıcı sayılmaz. Kadına şiddet konusu gündemde. Gündemi yakalama kaygısıyla bu konuların yeterli derinlikte işlenmemesine ben soğuk yaklaşıyorum.
2022 Kristal Kelepçe Adayıdır.
Süleyman Baş'ın katıldığı ikinci Kristal Kelepçe yarışması bu. Daha önceki romanı olan Ölülere Güvenme'yi de beğenmiş, ancak bir Amerikan mahkeme sahnesinde geçmesinden ötürü, yerlileşemediği için eleştirmiştim.
Kan Rüyayı Bozar'da böyle bir durum yok. 'Yerli polisiye' etiketini sonuna kadar hak eden bir roman.
Süleyman Baş ilk romanında da geçmişe gitmişti, Bu romanında da geçmişte yaşanmış bir olayın izini sürüyor. Zamanın sosyetesinden bazı karakterlerin yaşadığı sırlarla dolu bir gece, her nedense yakın zamanda öldürülmüş bir yurt müdürünün ilgi alanındaymış. Kahramanımız Arzu ve Doğa (polis teşkilatında üst - ast olarak) bu işin peşine düşüyorlar. Arzu'nun Doğa ile ilgili şüpheleri bitmiyor. Doğa'nın da kendini sorgulamaları... E tabii bir yurt müdürü varsa, kayıp veya öldü sanılan bazı bebeklerin günümüzdeki kimlikleri gibi bir konu vardır. (Bu sezon bu konuyu işleyen iki roman var Kristal Kelepçe'de.)
Süleyman Baş çok iyi bir kurgucu. İlk romanında da iyi kurgu yapmıştı, burada da iyi bir kurgu var. Adeta matematiksel. Sonunda tüm sorular cevaplanıyor, her şey yerli yerine oturuyor. Tüm iplerin ucu doğru yere bağlanıyor. Bu kadar komplike bir kurguda bunu başarmak kolay iş değil. Fakat işte o 'komplike' kısmı var ya, o kısım eleştiriye konu olacak. Kurgu o kadar komplike ki, o kadar çok sayıda karakter içeriyor ki, bir noktadan sonra okuru yormaya başlıyor. 'Over-engineered' diye bir tabir var ya, işte bu kitap için tabirim bu. Kitap 700 sayfa ve neredeyse her beş sayfada bir yeni bir soru ortaya atıyor. Bu soruları, olayları, kişileri takip edeceğiz derken okuma keyfi azalıyor.
Kan Rüyayı Bozar, bana göre Ölülere Güvenme'den daha iyi bir roman. Bir sonraki için naçizane tavsiyem 'simple is beautiful' olacak. Süleyman Baş zaten iyi kurgucu olduğunu kanıtladı. Bunu ispat için 'kurguyu daha nasıl komplikeleştiririm' diye çabaya gerek olmadığı kanaatindeyim.
Senenin iyi romanlarından birisi.
Bu kitap 2022 Kristal Kelepçe adayıdır.
Her sene Kristal Kelepçe'de çocukluğunda şiddete, tacize, tecavüze uğramışların büyüyünce seri katil olup intikam cinayetleri işlediği romanlar oluyor. Bu sene de İşkence Oyunu var. Babası tarafından türlü işkencelere tabi tutulan seri katilimiz geçmişinde iz bırakmış şahısları öldürmeye başlıyor. Biz bunu katilin gözünden gördüğümüz için biliyoruz ama dışarıdan bakıldığında öldürülenler birbirinden alakasız kişiler gibi görünüyor.
Komiser Ekrem ve Mehmet olayı incelemeye başlıyorlar ama olayı inceleyen polisiye yazarı Levent Tüfekçi ve sansasyonel haber peşindeki muhabir Cihan Bektaş da olayın içinde. Tuhaf bir ekip oluyorlar bir arada. Levent ve Cihan'ın polisin girdiği her yere engellenmeden girmeleri ve her soruşturmaya dahil olmaları biraz tuhaf.
Kitabın sonunda güzel bir 'twist' var aslında ama biraz erken anladık. Ama bu kurgunun bazı mantıksal problemleri de yok değil. Katilimiz (spoiler olmasın, kim olduğunu söylemeden geçeceğim) eski mahallesine taşınmış, çocukluğunda oturduğu evde oturmaya başlamış, eskiden tanıdığı kişileri öldürüyor, dahası soruşturmanın da içinde yer alıyor ve fakat nedense herkesin birbirini tanıdığı kapalı kutu gibi mahallede kimse onu hatırlamıyor?
Türkçe iyi ama ara ara bazı sıkıntılar gözüme çarptı: "rahatsız edilmek istenmediğini" veya "ahize ortalığı aydınlattı" ya da "böylesine bir şahtan mat olmadan..." gibi.
Olay akışı ve dil bakımından rahat okunan, sıkmayan bir kitap. Bu tarz kurguları seviyorsanız okurken keyif alacaksınız.
Bu kitap 2022 Kristal Kelepçe Adayıdır
Bu kitapla ilgili artıları ve eksileri listeleyerek yorum yapacağım. Bu yöntemi TBD bilimkurgu öykü yarışması jürisinde kullanıyorum. Niye bu romanda da kullanmak istedim? Belki bilimkurgu olduğu için kan çekmiştir :)
+ Bilimkurgu-polisiye olmasından dolayı bu kitap benden fazladan puan alıyor. Sürekli aynı konu ve temaları (çocukken tacize uğramışların intikam cinayetleri mesela, 100'e yaklaştı herhalde) okumaktan sıkıldığımız bir dönemde, farklı bir şeyler okumak taze bir soluk gibi geldi.
+ İstanbul'un deprem sonrası çamura batmış ve yabancılarca, sermayedarların kuklası olmuş derin devlet unsurlarınca ele geçirilmiş distopik hali çok iyi verilmişti. Distopya atmosferi insanın içine işliyor, yaşatıyordu.
+ Distopya sırasında eleştirilen düzen, bugüne çok sayıda gönderme yapıyordu; ki bu göndermeler bilimkurgunun varoluş amacıdır. Bu bakımdan da başarılı buldum.
+ Mimar gözüyle mimari öğlere ve şehir planlamaya ilişkin yapılan eleştiriler; mimar ve şehir plancısı aile büyükleriyle dolu bir ailede yetişmiş olan bana çok tanıdık geldi. Bu bakımdan da bir kan çekmesi hissi yarattı kitap.
- Son derece kısa - hatta novella denebilecek uzunlukta - bir roman olmasına rağmen ben bu kitabı okurken zorlandım. Sürekli bıraktım, tekrar aldım. Ana karakter Ali Mert'in bir olay yaşamak veya bir şeyler çözmek yerine sürekli kendi depresyonu, hastalığı, anıları, düşünceleri içinde kaybolması beni konudan soğuttu.
- SPOILER - Kızı kazayla mı öldü, öldürüldü mü hala anlamadım. SPOILER BITTI Neticede Ali Mert olayı pek de çözemedi. Ece isimli yaşlı kadının, adalet bakanının motivasyonları, olan bitenle tam örtüşmedi. Sonunda ne oldu, orası da net oturmadı kafamda. Böcekleri abartılı buldum. Dolayısıyla işin polisiye kurgusunu zayıf bulduğumu belirtmem lazım.
- Tekrarlayan Türkçe hataları vardı. Özellikle -de/-da/-ki eklerinin ve bağlaçların yazımlarındaki hatalar dikkat çekti. Yanlış anlamda kullanılmış kelimeler de gördüm.
+ Kullanılan anlatım tarzını sevdim, distopyaya yakıştırdım.
+ Homoseksüel karakter başarılı işlenmişti.
Bu kitap 2022 Kristal Kelepçe adaylarındandır.
Tüm adaylar içerisinde bana en çok okuma zevki veren kitaplardan birisiydi. Karakterler çok gerçek işlenmişti. Salih olsun Eflatun olsun, yan karakterler olsun hepsiyle bağ kurdurmayı başardı. Salih-Halis ikilisi çok etkiliydi. Eflatun acılarıyla, istekleriyle, aşkıyla çok gerçekti.
Hüzünlü bir öykü. İyi de işlenmişti. İyi de yazılmıştı.
Sadece sonuna doğru, komplo biraz fazla büyüdü, Amerikan filmi havası vermeye başladı, işin Beyoğlu büyüsü bozuldu hafiften. Ayrıca sonundaki twist de bana göre kitabın yarım kalmasına sebep oldu. Bir devam romanına göz kırpacak bile olsa, kendi içerisinde bazı çözümlere ulaşmalıydı. Konu hocaya bağlanır diye bekledim, ortada kaldı.
Sonu dışında, benden tam puan aldı.
(Daha sonra öğrendiğime göre devam romanları gerçekten de gelecekmiş.)
2022 Kristal Kelepçe Adayıdır.
Sanki bir organize suç örgütü öyküsüymüş gibi başlayıp 'cozy' şablonunu harfi harfine takip eden bir kurgu.
İki emekli subay dosttan biri diğerine 'Akrep' isimli mafya babasının akrabası olduğunu söylüyor ve iki kafadar kendi başlarına 'Akrep'i yakalamaya kalkıyorlar. Görgü tanığının vurulmuş halde yardım isterken gördüğü iki ihtiyar ortadan yok olunca, kayıp cesetler aranmaya başlıyor. Bizim bu kurgudaki ana kahramanımız, 'Akrep' tarafından karısı öldürtüldükten sonra polisliği bırakan Tolga. Tolga şahsî intikamı için bu işin peşine düşüyor.
Sonrası tam bir 'cosy': Tüm akrabaların isim isim listelenmesi, herkesle tek tek konuşulması, herkesin bu cinayeti işleyebilecek durumda olmasından ötürü hepsinin şüpheli olması. Hangisinin 'Akrep' olduğunu bilemememiz. 'Boya alışverişi fişi' gibi Agatha Christie delilleri üzerinden olayın çözülmesi. Olayın çözümünün tüm ilgililerin bir araya toplandığı salonla ilan edilmesi.
Gelelim eleştirilere:
1) Bu kurgu için uzunluk bana fazla geldi. Daha kısa bir roman, hatta bir novella olabilirmiş diye düşündüm.
2) Tolga'nın dedektifliği basit becerilerle gerçekleşiyor ama ne hikmetse emniyet teşkilatından daha iyi sonuç alıyor. Misal, OYİ'nin bulamadığı cesedi eliyle koymuş gibi bulması... Kim olduğunu söylemeden herkesi günün her saatinde kapılarında biterek sorguya çekebilmesi... Bu kişilerin de 'birader sen kimsin' demeden polise anlatmadıkları detayları Tolga'ya anlatmaları...
3) 'Cozy' benim okumayı çok sevdiğim bir tarzdır. Fakat 'cozy'yi 'cozy' yapan sadece şablonları değil, aynı zamanda ambiyansı: akşam çayları, dedikoducu teyzeler, şömineli salonlar... 'Police-procedural' veya 'organize suç' janrı dekorlarını ve atmosferini 'cozy'ye uygulayınca, Tolga'nın dedektifliği sevimli ve sıcak olmaktan çıktı, 'polis prosedürüne uymayan' polisliğe sebep oldu.
4) Öyküleme tekniğinde dikkatimi çeken yerler oldu: Örn: Sayfa 57, "az kazanan mobilyacı aptallaştı" gibi. Bu paragrafta mobilyacının az kazanmasının konuyla ilgisi bulunmuyor, bu bilginin okura faydası yok.
Bunlara rağmen, okura okuma zevki veren bir roman olduğunu düşünüyorum. Sıkılarak değil, eğlenerek okudum. Kitabın açılışındaki ihtiyar albay çok sevimliydi, çabuk öldü üzüldük.
İngiliz Polisiye Yazarları Birliği'nin tüm zamanların en iyi polisiyeleri listesinde birinci, Amerikan Polisiye Yazarları Birliği listesinin de ilk onunda yer alan bu efsaneyi okumak nihayet kısmet oldu. Gerçekten sıra dışı bir kitap. İngiliz kraliyet tarihinin, tarihi saptırmak yoluyla gerçekleştirilen en büyük komplosunu konu ediyor. Komplo o kadar büyük ki, İngiltere tacının bir hanedandan başka bir hanedana geçmesine sebep. III. Richard'ın İngiliz tarihindeki en büyük canavar olarak tanınması belki de doğru değildir. Hastanede nekahat döneminde bulunan polis kahramanımız yatağında tarih kitaplarındaki delillerin izlerini sürüyor. Bu bir roman da olsa, vardığı sonuçlar gerçeğe göz kırpıyor. İngiliz tarihi bu sonuçların gerçekliğini resmen kabul etmemişse de, artık dünyada III. Richard'ın canavar olmadığına, tarihin çarpıtıldığına inanlar artmış durumda. Tarihin nasıl saptırılabildiğine dair öğretici bir eser. Bunun arkasından Shakespeare'nin III. Richard'ını okumak gerek.
Ustaların Türkçesiyle Simenon serisinin ilk kitabı Yaşamak Hırsı. Orijinal ismi tercüme edilseydi ismi Trenlerin Geçişini Seyreden Adam olacaktı. 1938 tarihli roman 1950 yılında Sait Faik tarafından tercüme edilmiş. Yayıncının notuna göre, orijinal metin ile çeviri metin arasında birçok atlanmış kısım bulunuyor. Sait Faik'in diline müdahale etmemek üzere eksik kısımlar tekrar çevrilerek metne eklenmemiş. Ayrıca romanın başında Seval Şahin'in de önsözü bulunuyor.
Son derece sıradan bir hayatı olan Kees Popinga, tesadüfen karşılaştığı patronunun iflas ettiğini kendisine açıklamasından sonra, hayata dair perspektifini tamamen değiştiriyor ve bir anda 'hayatını yaşamaya' karar veriyor. Patronunun metresi olan fahişe Pamela'yı ziyaret ederek başlayan Popinga, kadını öldürünce, yeni hayatına hızlı başlıyor. Trenle Paris'e geçiyor ve burada çeşitli maceralar yaşıyor. Peşinde Paris'in ünlü komiseri var.
Bu kitap evet bir suç kitabı, evet polis var ve fakat herhangi bir gizem öğesi yok. Bu nedenle polisiye janrına tam olarak girmediğini söylemek lazım. Daha ziyade Popinga'nın hayata dair düşünceleriyle meşgulüz. Bu bakımdan Suç ve Ceza'ya benzettim. Tek fark, Rus klasiğinde Raskolnikov'un belli bir felsefeyi doğrulamak adına cinayet işlemesi ve sonrasında vicdan muhasebesine dalması, buna karşılık Popinga'nın vicdan azabı çekiyormuş gibi görünmemesi. Popinga gerçekten 'yaşama hırsı' mücadelesi içinde. Bu bakımdan Sait Faik'in kitaba çok doğru bir isim verdiği anlaşılıyor.
Popinga'nın yaşama hırsının beni fazla sarmadığını belirtmem lazım. Ve fakat, bir dönem romanı olması ve Sait Faik'in dönem Türkçesi, okuma keyfini büyük ölçüde artırıyor.
021 Kristal Kelepçe adayıdır.
Bu kitabı okurken zorlandım. Sebebi şu: Kitap sürekli geçmiş ile günümüz arasında gidip geliyor. Üstüne üstlük hem 'geçmiş' hem de 'günümüz' farklı farklı çok sayıda zaman diliminden oluşuyor. Zamanlar arasındaki atlamaları çoğunlukla ayıran bir bölüm, girizgâh vs. yok. Bir paragraf karısının hamileliğini anlatırken, alttaki paragraf günümüz soruşturmasına dönüyor, iki sayfa sonra kendimizi Aktütün Karakolu baskınında buluyoruz. Sonra birden hoop tekrar Azerbaycan'a, kahramanın karısıyla tanıştığı günlere... 15 Temmuz öncesinden başlıyoruz, kovide kadar geliyoruz. Gerçekten zaman algımı kaybettim. Misal, cinayetler hangi zaman aralığında işlendi? İlk cinayet ile sonuncusu arasında asgari 2 yıl var gibi geldi bana.
Yazarımız karısının hamileliğine, ilk bebeğin kaybına, Azerbaycan'da geçen zamanına ve teşkilat içindeki günlere dair çok detaylı, gerçekçi, insanı olayın içinde sokan, başarılı bir anlatım gerçekleştiriyor. Maalesef aynı durum asıl konu olan Seri'nin cinayetleri için geçerli değil. Seri'nin cinayetlerini sanki x8 hızlı çekimde okuyoruz. Yazarın kendi hayatında tecrübe ettiği kısımlar ile etmediği (hayal gücüyle oluşturduğu) kısımları kıyaslarsak, ikinci kısımları aynı başarıyla yansıtamadığını düşündüm.
Kitabın polisiye kurgu kısmını zayıf buldum. Seri, öldürdüğü çok sayıdaki (sayamadım, aklımda kalmadı) kişinin her birisini farklı ve abartılı derecede yaratıcı bir teknikle, adeta Testere veya Küp filmindeki oyunlarmışçasına, çok kolay ve çok vahşi bir şeklide öldürüyor. Bunlara ilişkin doğru düzgün ne bir olay yeri incelemesi, ne bir otopsi, ne bir delil araştırması var. Misal cinayet silahı nereden bulundu? Oraya o kurban nasıl getirildi? O düzenek nasıl kurulur, bunu kimler bilir, nereden öğrenir? O bina kimindir, kim kiralamıştır? Önündeki kameralar incelendi mi? Kurban nasıl kaçırıldı, nereden kaçırıldı? MOBESE, araç takibi vs... Kurbanların yakınlarının ifadesi nedir? Olay yerinin etrafında tanıklar yok mu? Polislerin işin polislik tarafında hiçbir araştırmasının derinine inemedik. İlaveten kahramanımız AGA'nın da olayın çözümüne dair (Seri'nin onu telefonla aramak üzere seçmiş olması haricinde) hiçbir çabası, girişimi ve katkısı olmadı.
Havada kalan konular var. Melissa Onur'un tecavüz edilerek öldürülmesi. Svetlana'nın öldürülmesi...
Sonunu beğenmedim. Biz kendini tanrı zannedip, oyun oynayarak kafasına göre adalet dağıtma sevdalılarının karşısında aklı selim bir karakter olarak sevmiştik AGA'yı. Sonunda ne oldu öyle? El mi aldı Seri'den yani? Yoo.
Yazarımız (ideolojisinin benim ideolojimle bağdaşıp bağdaşmamasından bağımsız olarak) belli bir düşünsel altyapı ile bu kitabı yazmış. Bir derdi, meselesi, hayata bir bakışı var. Bu tüm bölümlerde kendisini gösteriyor. Araştırma, fikir derinliği (tekrar söylüyorum fikrin uyup uymamasında değilim - elma ile armutları ayıralım) bunlar pek çok yazarda görmediğimiz şeyler. O yüzden bu kitap bu bakımdan diğer okuduğum kitaplardan olumlu yönde ayrışmıştır.
En sevdiğim karakter tabii ki Su Eda oldu. Hasan Hüseyin Yıldız, eğer Su Eda'nın kahraman olduğu bir roman yazarsan alırım.
2021 Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı Ödülü Adayı
Elçin Poyrazların 2019 Kristal Kelepçe yarışmasına aday olan Mantolu Kadın romanını beğenmiştim, sevmiştim. Ama Ecel Çiçekleri'ni açık ara daha çok beğendim. Farklı bir ligde apayrı bir roman. Mantolu Kadın, kadına şiddet teması etrafında bir polisiye idi. Ecel Çiçekleri 'kadın' hakkındaki tüm meselelere - kadın hakları için yapılan eylemlerden kürtaja, tacizden şiddete, kadın cinayetlerinden toplumun 'kadın' rolüne bakışına kadar - her açıdan değinen, daha önemlisi doğru mesajlar veren ve farkındalık yaratan bambaşka bir roman olmuş.
Şu görüşümü daha önce de çok söyledim: Çocuk tacizi, kadına şiddet gibi konular yalnızca gündem yakalamış olmak için yazıldığında, altyapısı eksik sunulduğunda, 'hafif' ele alındığında; hiç mi hiç hoşuma gitmiyor. Bu konular ticarileştirmeye uygun konular değil. Hakkıyla ele alınamayacaksa hiç yazılmasın. Elçin Poyrazlar'ın sosyal hayattaki duruşuyla bu meseleleri gerçekten 'mesele' olarak ele aldığını zaten biliyorduk. Bu romanla da bunu tekrar ispatlıyor.
Mantolu Kadın'da çok sempatik ve 'altın-çağ' polisiyelerine yakınsayan 'antika' bir dedektif vardı. Bu romana kıyasla Ecel Çiçekleri'ndeki tüm karakterler gerçekçi işlenmişler. Kurgu da doyurucu. Kesinlikle senenin favorilerinden.
Bu roman 2022 Kristal Kelepçe adayıdır.
Orçun Yenilmez epey girift bir kurgu yapmış. Kurgu mantık silsilesi bakımından kuvvetli, açık vermiyor. Fakat takibi bana zor geldi. Karakter sayısı çok fazla. Bunların her birisinin birbiriyle ilişkisini anlamayı geçtim, isimlerini akılda tutmakta zorlandım. Polisler de çok. Sayıca çok olmaları, her birisinin karakterinin derinine inmemize engel oldu.
Bu kurgunun İngiltere ayağına gerçekten ihtiyaç var mıydı diye düşünüyorum. İngiltere ayağındaki komplolar/karakterler Türkiye'de de olabilirlerdi.
Kayıp bebekler, başka ailelere verilmiş çocuklar benim özellikle sevdiğim bir tema değil. Ama Orçun Yenilmez bu temayı iyi işlemiş. Sevenlere öneririm.
Orçun Yenilmez'in kurgudaki tutarlılığını takdir etmek lazım. Bir polisiyedeki en önemli performans kriteri bence bu. Ne kadar çok polisiyede mantık/kurgu hatası buluyoruz şaşırırsınız. Bu bakımdan bu kitap oldukça başarılı.